30 Kasım 2008

Cryonics

Her şey Benjamin Franklin'in 1773 yılında yazdığı bir mektupla başladı. Franklin, dönemin ünlü tıp araştırmacılarından Jacques Dubourg'a çalışmalarını ne kadar heyecan verici bulduğunu anlatıyordu. Dahası, doktorun ölümü erteleme ve mumyalama konusundaki fikirlerini vizyonuyla genişletiyordu. Franklin'in iki paragraflık kısa mektubunda hayal ettiği, insan yaşamının askıya alınıp yüzyıllarca saklanabileceği bir tür konserve yöntemiydi. Amerika'nın temellerini atan adam mektubunda şöyle diyordu: "Keşke insanları dondurup ileride uyandıracağımız bilimsel bir metot mümkün olsaydı. Bu sayede Amerika'nın 100 yıl sonrasını bir günlüğüne görebilmeyi, ardından ölmeyi bile kabul edebilirdim. Bunu normal bir ölüme kesinlikle tercih ederdim. İleride bilimimizin bunları da başaracağından hiç şüphem yok."

Franklin bir bakıma haklı çıkmıştı. Sonsuz güven beslediği bilim o mektubun yazılmasından 200 yıl sonra Amerika'nın kurucusunun hayallerini gerçekleştirdi. Hayalin adı "cryonics" olarak konmuştu. Yepyeni bir bilim dalı olarak cryonics'in temelleri 1962'de Michigan Koleji'nde fizik öğretmeni olan Robert Ettinger'in yazdığı "Ölümsüzlük Beklentisi" kitabında atıldı. Ettinger'in öngörüsüne göre insanları dondurmak, bugün tedavisi olmayan birçok hastalığı gelecekte iyileştirebilecek medikal teknolojiye ulaşmanın tek yoluydu. Bir insanı dondurmak şüphesiz ölümle sonuçlanan bir süreçti ama Ettinger bugün öldüğünü sandığımız kişilerin gelecekteki teknoloji ile yeniden hayata döndürülebileceğini tartışıyordu. Aynı argüman ölüm sürecinin kendisine de uygulanmıştı. Klinik ölümün ilk anlarının gelecekte geri alınabilir olacağı düşünülüyordu. Bu iki fikri bir araya getiren Robert Ettinger'in önerisi tam ölüm anında vakit kaybetmeden insanları dondurmaktı. Bu uzun vadede aslında onların hayatlarını kurtarmak demekti.

İnsan donduran enstitü

Bu kitabın ürettiği ilk yankı Evan Cooper'dan geldi. Cooper, 1965'te "Life Extension Society" adlı kurumu kurdu ve insanları dondurma fikrinin en şiddetli savunucularından biri oldu. Ettinger teoriyi oluşturmuştu. Cooper ise ilk organize hareketi başlattı.

Hemen ardından cryonics tartışmaları Michigan'dan çıkıp bütün Amerika'ya yayıldı. Ardı ardına "Cryonics Society of New York", "Cryonics Society of California" ve "American Cryonics Society" kuruldu. Herkes ölümsüzlüğün peşindeydi. Olayı kitap sayfalarından çıkarıp laboratuar formatına eviren ve ilk ciddi dondurma deneylerine girişen ise yine fikrin babası Robert Ettinger oldu. "Cryonics Enstitüsü" adıyla kurduğu laboratuar ile 1967'de ilk dondurma denemelerine başladı.

Dr. James Bedford dondurulan ilk insandı. 73 yaşındaki doktor kanser hastalığının son fazına gelmişti ve kendi rızasıyla saklanmak istedi. 12 Haziran 1967'de Cryonics Enstitüsü'nde oldukça ilkel şartlarda donduruldu. Bedeni bugün hala saklanmasına karşın yanlış dondurma teknolojisi yüzünden vücut dokuları hasar görmüş durumda. Bu ilk denemeden sonra cryonics'çiler bilimsel olarak bedene zarar vermeyen dondurma yöntemlerine odaklanmaları gerektiğini anladılar. Dondurulan Dr. Bedford ise Life dergisine kapak olma şansını son saniyede Apollo 1 yangınında ölen üç astronota kaptırmıştı.

1979'a gelindiğinde ise cryonics büyük bir darbe yedi. Enstitü'de saklanan dokuz bedenin buzu yetkililer fark etmeden çözülmüştü. Olay ortaya çıktığında tankların enerji izolasyonunun altı yıldır bozuk olduğu anlaşıldı. Bedenleri koruyan soğutucu tabaka çoktan çözülmüş, bedenler feci şekilde çürümüştü. Ettinger'in kurumuna kamu davası açıldı. Enstitü bir süreliğine kepenk indirmek zorunda bırakıldı. Bozulan cesetler ise yakınlarının isteği üzerine defnedildi. 1967 ile 1973 arasında dondurulan 17 bedenden sadece Dr. Bedford'a ait olan kurtarılabilmişti. Bu skandaldan sonra cryonics'in ciddi maddi desteğe ihtiyaç duyan bir bilim olduğuna kanaat getirildi. Artık bedavaya adam dondurma yoktu.

Cryonics profesyonel bir sektör oluyor

Skandaldan sonra 1977'de Fred Chamberlain tarafından kurulan "Alcor Society for Solid State Hypothermia" olaya profesyonel bir yaklaşım getirdi ve o günden bugüne dünyanın bir numaralı cryonics enstitüsü olmayı başardı. AR-GE'ye büyük önem veriliyordu. 1980'ler boyunca UCLA'daki uzman tıpçılar ve bilim adamlarıyla ortak çalışmalar yapıldı. Öncelikle şaşmaz bir cryonics prosedürü ve medikal uygulama tekniği belirlendi. Artık buzdolabında et dondurur gibi adam dondurma devri kapanmıştı. Bu iş için bedene zarar vermeyen kimyasallar kullanılacaktı. Ardından standby sistemi geliştirildi. Bu sisteme göre önceden vasiyet hazırlar gibi Alcor ile bir sözleşme yapılıyordu. Sözleşme neticesinde bir grup cryonics mühendisi hastanın son anlarında yanında nöbet tutmaya başlıyordu. Tam kalp durduğu anda ise hiç vakit kaybetmeden dondurma uygulaması başlatılıyor, beyin ölümüne izim verilmiyordu.

1980'lerde moleküler nanoteknoloji seslerinin yükselmesiyle birlikte cryonics'e olan ilgi de arttı. MIT'ten bir bilim adamı olan Eric Drexler'in yazdığı kitaplarda nanoteknoloji sayesinde dondurma işleminin hasar verdiği dokuların tamir edilmesi olasılığı öngörülüyordu. Bu, teoride doğruydu. Alcor da tüm kozlarını gelişen nanoteknoloji üzerine oynadı ve cryonics'in geri dönüşsüzlüğüne dair teoriler birer birer çürütülmeye başlandı.

1990'lardaki araştırmalar dondurmanın canlı dokulara verdiği hasarın tahmin edilenden daha büyük olduğunu ortaya koyduğunda, artık yüksek yoğunluklu gliserol içeren koruyucularla dondurma tekniğine geçilmişti. Her geçen yıl daha iyi dondurma teknikleri bulunduğu için hastaların ileride hayata dönme şansı artırılıyordu. 2001'de ise Alcor yine bir ilke imza atarak organ naklinde kullanılan "camlaştırma" işlemini kullanmaya başladı. Buna göre dondurma aşamasında hücrelerde bulunan su buza dönüşmüyordu. Dolayısıyla hücre genleşerek patlatıp dokuya zarar vermiyordu. Bu, özellikle tamiri mümkün olmayan sinir hücrelerinde ve beyinde muazzam koruyucu bir etki yarattı ve Alcor'un müşteri sayısını son beş yılda ikiye katladı.

Nasıl oluyor da oluyor?

Bazı kurbağa türlerinin kışın donan nehirlerde kapalı kalıp baharda yeniden hayata döndüğü biliniyor. Demek ki doğanın kendi döngüsünde bir cryonics uygulaması var. Bunu insanlara uygulamak ise daha zahmetli. Şu anki bilim uyarınca hücreler, dokular, kan damarları ve organlar korumaya alınabiliyor. İnsan söz konusu olduğunda esas hedef beyin hasarına yol açmadan beyni ve sinir sistemini koruyabilmek. Yani hafızayı ve öz kişilik bilgilerini sağlama almak. Aksi takdirde hasta ileride hayata döndürülse bile yeni doğmuş bir bebek gibi zeka ve bilinçten yoksun olabilir.

Dondurma işlemi neredeyse -196 dereceye tekabül eden bir soğuklukta gerçekleştiriliyor. Bu soğukluğu sağlamak için sıvı nitrojen kullanılıyor. Eğer suyun donma noktasının çok çok altındaki bu soğukluk bedene doğrudan verilirse hücreler arasında buz oluşuyor. Bu da hem kimyasal hem de yapısal zararlara yol açıyor. Hücre patlamaları gerçekleşebiliyor. Cryonics koruyucuları ise bu hasarı yok etmekle mükellef. Öncelikle kan damarlarında gliserol içeren bu kimyasallar dolaştırılıyor. Bu sayede hücrelerdeki suyun yerini gliserol alıyor. Gliserol yüksek yoğunluklarda kullanıldığında buz oluşumunu ve hücrenin patlamasını tamamen önlüyor. Bu işleme cryonics mühendisleri tarafından "camlama" adı verilmiş.

Fakat camlama işleminin günümüzdeki teknolojide geri dönüşü yok. Yani hücrelerdeki gliserolü yeniden suyla yer değiştirip canlıyı hayata döndürmek mümkün görünmüyor. Camlamadaki tek amaç hücrelerin zarar görmesini önlemek. Sıvı, teorik olarak ileride yeniden yerine koyulabilir, doğru. Fakat ölü hücre canlandırılamaz. Öte yandan, canlı bedeninde toksik etki gösteren gliserol de protein yapısına zarar verebilir. Yani ilerideki teknoloji elverirse, canlandırma işlemine geçildiğinde gliserol maddesinin çok hızlı bir şekilde vücuttan çıkarılması gerekiyor. Zira bu madde yapısı itibariyle vücudu zehirliyor.

Kaç kişi donduruldu?

Alcor şu anda Arizona'daki büyük laboratuarında 74 bedeni dondurulmuş vaziyette saklıyor. Cryonics Enstitüsü ise 81 insan ve 40 evcil hayvan dondurmuş durumda. Bu saklama kapsülleri Michigan'daki hizmet binasında bulunuyor. Avrupa'da henüz bu uygulamayı gerçekleştiren laboratuar yok. Rusya'da ise KrioRus adında yeni bir laboratuar kuruldu. KrioRus'da şimdilik sadece iki beden saklanıyor.

Kaç para lazım?

Cryonics işlemi için talep edilen miktar şirketten şirkete değişmekle birlikte hiç az sayılmaz. Cryonics Enstitüsü daha ziyade bir hayır ve bilim kurumu gibi çalışıyor. Bütün bedeni dondurup saklamak için talep ettikleri ücret 28 bin dolar. Dünyanın bir numaralı cryonics devi olan Alcor ise beden saklama işlemi için 150 bin dolar fiyat biçiyor.

Fakat bu iki fiyat arasında temel bir fark var. Cryonics Enstitüsü'nün ücreti, Alcor'da bulunan standby sistemini kapsamıyor. Yani kalbi duran hasta Enstitü'ye getirilmek zorunda. Bu da beyne oksijen ve kan gitmeyeceği için transport sürecinde beyin ölümünün gerçekleşmesi ihtimali demek. Eğer Cryonics Enstitüsü'nden bir dondurulma paketi alırsanız kurum taşeronluk yapıyor ve Florida'daki "Suspended Animation" adlı şirketini standby için tutabiliyor. Tabii bu da ekstra ücret demek.

Bu fiyatlar Amerika'da ancak çok zengin kişiler tarafından karşılanabiliyor. Bir diğer ödeme tekniği ise hayat sigortası yaptırıp, poliçeye cryonics masrafı ekletmek. Bu sayede öldüğünüz zaman sigorta şirketi dondurulma masrafınızı karşılıyor. Böyle bir poliçenin primleri tabii ki ortalamanın çok çok üstünde oluyor.

21 Kasım 2008

Paypal Türkçe oldu

İnternette uzun zamandan beri güvenilir bir biçimde hizmet veren Paypal (yani online bankacılık) artık Türkçe yayımlara da başladı.
Ana sayfasını Türkçe yapan Paypal konu ile ilgilide üyelerine mail atıyorlar.
İşte bana gelen mail metni;
-*-*-
Sevgili Suat Duman, Artık aradığınız bilgilere hızla ve kolayca erişebileceğiniz yeni PayPal web sitesini sizlere sunmaktan mutluluk duyuyoruz. Web sitemizin büyük bir kısmını, sizin ve müşterilerinizin PayPal'ın avantajları hakkında daha fazla bilgi almasını kolaylaştırmak için tercüme ettik.

Ister yerleşik ister yeni başlayan bir işletme olun, PayPal satışlarınızı ve dönüşümlerinizi artırmanıza yardım edebilir.* Yeni web sitemizle mevcut PayPal ödeme çözümünüzü güncellemek de daha kolay ve hızlı.

Yeni PayPal web sitesini bugün kesfedin ve isinizi büyütmenize nasıl yardım edebiliriz öğrenin.

Sign up for PayPal and start accepting credit card payments instantly.

18 Kasım 2008

Zar nasıl tutulur?

Hadi yavrum kemik!

Zar tutmadan atılmaz. Tutuşun inceliklerini bilirseniz yuvarlansalar bile zarlar sizin ihtiyaç duyduğunuz şekilde gelir. Bu yazıyı okuduktan sonra her attığınız düşeş gelecek.

Oyunların hemen hemen hepsinde hile yapmak ustalara yakışmayan, aşağılayıcı bir hareket olarak görülür. Buna karşın bazı oyunlarda hile yapabilmek ustalık göstergesidir. Pokerde blöf yedirmek ne kadar zorsa tavlada da zar tutmak mezuniyet belgesi yerine geçiyor.

Rakip taraf zar tutmanıza kolay kolay göz yummasa da becerebilirseniz yeteneğinize gıpta edeceği kesin. Tavlada hileye yeltenmeyecek kadar dürüst bir oyuncuysanız da en azından bu taktikleri bilerek karşı tarafın zar tutup tutmadığını kolayca anlayabilirsiniz.

Bilindiği üzere tavla zarı küp şeklinde ve altı yüzeye sahip. Olasılık hesabına göre zarlar rasgele atıldığında 21 farklı biçimde gelebiliyor. Zar tutmaktaki temel amaç yirmi birde bir olan ihtimali mümkün olduğunca arttırmaktır. Bunun için dört önemli kuralı bilmeniz gerekir.

1. Zarı kurmak
İşe zar yüzeyindeki sayıların dizimini ezberlemekle başlayın. Unutmayın, zarın üst yüzeyi ve alt yüzeyindeki sayıların toplamı her zaman yediye eşittir. 1-6, 2-5 ya da 3-4 gibi. Bunu bildikten sonra atmadan önce uygun pozisyonu verirken zara bakmanız gerekmez. Zarlar tavlaya çarpınca mutlaka sekip döneceklerdir. Bu nedenle elinizden çıktığı anda üstte yer alan sayıların gelme ihtimali çok düşüktür. Örneğin pulları toplama sırasında 2-1 atmayı istemiyorsanız bu sayıları en üste getirmeniz akıllıcadır.

2. Zarı uygun biçimde kavramak
En uygun kontrolü sağlamak için zarı orta ve yüzük parmaklarınızla tutun. Arkadan başparmağınızla hafifçe bastırın. İşaret ve serçe parmaklarınız zara asla dokunmasın. Diğer önemli kural zarlara mümkün olduğunca az dokunmaktır. Çok sıkı tutarsanız zarlar elinize yapışacağından uygun şekilde atmanız güçleşir.

3. Gereken açıyı bulmak
Elinizin yüksekliği ve zarları bıraktığınız nokta çok önemlidir. Zarları çok yukarıdan bırakırsanız çok fazla sekerler ve tamamen rastlantısal bir atış yapmış olursunuz. Bu yüzden mümkün olduğunca alçaktan atış yapın. Yine de zarların tavlaya çarptıktan sonra dönmelerini sağlamanız gerekir yoksa rakibiniz hile yaptığınızı derhal anlar. Bundan sonraki atışlarınızda fincan kullanmak zorunda bırakılabilirsiniz. Atışınızı zarlar tavlanın tam ortasına düşecek şekilde yapmak durumundasınız. Bunun için elinizi dümdüz bir açıyla ileriye uzatırken zarları tam tavlanın başladığı noktada bırakın. Sağa sola doğru bir atış yaparsanız zarlar tavlanın yan duvarlarına çarpar.

4. Optimum hızı yakalamak
Zarları çok yavaş bırakırsanız elinizle tavlanın ortasına bırakmış gibi bir izlenim yaratırsınız. Çok hızlı atarsanız zarlar tavlanın karşı duvarına ya da pullara çarpar ve tüm hesaplamalarınız boşa gider. Uzaktan şapkanın içine iskambil kağıdı fırlatmaya benzer. Bol bol pratikle doğru hızı bulmanız şarttır.

07 Kasım 2008

Üçlü denklerm

Ben bu denklemin içinde bir türlü çıkamıyorum.
Birisini seviyorsun,
Oda seni seviyor,
Sonra o bir başkasını daha seviyor,
Sen ona aşıksın
3. kişi de senin sevdiğine aşık...
Böyle bir sorun aklıma takılıyor.
Aceba siz olsanız ne yapardınız.
Aradan çekilir mi?
Devam mı eder?
Yoksa beklemede mi kalırdınız?

Son günlerim

Son günlerim istediğim türlü geçmiyor. Nedenini bir tek ben biliyorum ama bu durumdan yeterince hoşnutsuzum. İstanbul'a yerleşme kararım bir haber ile tekrar canlanıyor. Aradan iki gün geçiyor başka bir haber ile tamamen bitiyor.
Öyle karışık bir durum.
Tabii bunların önemli bölümünü tartışmalar oluşturuyor.
Tartışmalar.
Yeterince çok tartışma çıkıyor ve içimdeki duygulara hakim olamayarak sevdiklerimin kalplerini kırabiliyorum. Neyin ne olduğunu anlayamadığım ama bazı şeyleri artık kıskandığım, oluyor.

02 Kasım 2008

Bilinmeyen istihbarat servisleri

1. DGI (Dirección General de Inteligencia)
Devrim sonrası Küba'nın istihbarat servisi DGI 1961 yılında kuruldu. DGI, Fiat Uno'yu andırıyor. Çok ufak olmasına rağmen boyundan büyük işler başarmış bir servis. İlk kurulduğu yıllarda devrim karşıtlarına karşı operasyonlar gerçekleştirdi ve kurulduğu sene Domuzlar Körfezi çıkartmasında ve akabinde gerçekleşen ABD operasyonlarında önemli bir rol oynadı.

2. SSS (State Security Service)
Nijerya'nın 1986'dan beri faaliyetlerine devam eden istihbarat servisi SSS ülkenin eski istihbarat servisi NSO'nun (National Security Organization) 1984 yılında yaşadığı büyük utançtan ders alarak sağlam temeller üzerine kurulmuştu.

3. NIA (National Intelligence Agency)
Güney Afrika Cumhuriyeti istihbaratının yapısı kıtadaki karışıklıklardan ve ülkeler arasındaki çatışmalardan dolayı durmadan değişiyor. 1969'da Hendrik Van den Bergh tarafından kurulan BOSS (South African Bureau of State Security) esirlerini sorgulamadaki acımasızlığıyla, sahte belgeler hazırlamadaki ustalığıyla, sabotajları ve suikastlarıyla, "Amaca giden yolda her yöntem mubahtır" anlayışıyla Mossad'a çok benziyordu. Mossad, KGB ve CSIS'e karşı Afrika'da tek dost olarak gördüğü BOSS'la dostane ilişkiler kurdu. Bu sayede İsrail ve Güney Afrika devletleri nükleer silah çalışmaları konusunda birbirlerine destek oldular. İsrailli bilim adamları Güney Afrika açıklarındaki ıssız adalarda yeni kitle imha silahlarını deneme şansı buldular.

4. NSM (Nasjonal Sikkerhetsmyndighet)
İsminin ikinci kelimesi sanki tüm dünyayı kontrol ediyorlarmış hissi uyandırsa da Norveç'in iç ve dış güvenlik servisi NSM istihbarat verileri toplamak ve analiz etmekten sorumlu bir kuruluş. Tarihi ise görece yeni. 2003 yılının ilk günü, tasfiye edilmiş korkunç isimli Forsvarets Sikkerhetsstab'ın yerine kuruldu. Servisin en öncelikli görevlerinden biri Norveç'in ulusal petrol şirketi Statoil'i muhafaza ve müdafaa etmek.

5. NICA (National Intelligence Coordinating Agency)
"Bilgi, güvenlik demektir." Filipinlerin kendi yağında kavrulan gariban istihbarat servisinin şu andaki başkanı General Cesar Garcia'nın mottosu bu. Değişim yaşamadan önce National Intelligence and Security Authority olarak faaliyetlerine devam eden servisin o zamanki başlıca görevleri Marcos karşıtlarını izlemek ve deşifre edebildiklerini ortadan kaldırmaktı. Bu yüzden ülkenin en çok insan hakları ihlaline yol açan devlet kurumu olmak gibi kötü bir şöhrete kavuşmuştu.

Sivasspor Haberleri