31 Mayıs 2008
29 Mayıs 2008
İşte Türkiye'nin gizli gizli cennetleri
Gönderen
Suat Duman
zaman:
13:15

Türkiye'de bir çok tarihi ve doğal güzellikler var. Hepimizin bildiği gibi bunlar kimimiz tarafından biliniyor kimimiz tarafından bilinmiyordu. Bunlardan derlediğim güzel birkaç saklı cennetimizi yazmak istedim. Bu saklı cennetlerin kimisi kendi kabuğunu aşmaya başlamışken, kimileride hiç tanınmıyor... Detaylar için google'den arama yapabilirsiniz...
İşte size saklı cennetlerin listesi
Suuçtu Şelalesi (Bursa)
Kocayayla (Bursa)
Ballıkkayalar Vadisi (Gebze)
Beşkayalar Tabiat Parkı (Gölcük)
Karaburun (İzmir)
Uluyayla (Bartın)
Eflani (Uludağ)
Uluyayla Şelalesi (Bartın)
Tralles Antik Tapınağı (Didim)
Didim (Aydın)
Alabanda Antik Tapınağı (Gerga)
Zeus Tapınağı
Burdur Gölü
Kayacık Vadisi
Zeugma Antik Kenti (Gaziantep)
Kilis Cumhuriyet Parkı
Ravanda Kalesi (Kilis)
Ayder Yaylası (Rize)
Uzungöl (Trabzon)
Sümela Manastırı (Trabzon)
Gölyanı Yaylası (Giresun)
Akçakale Yaylası (Gümüşhane)
Çımağıl Mağarası (Bayburt)
Van Gölü
Peri Bacaları (Kapadokya)
Sinop Hamsilop Koyu
28 Mayıs 2008
Tehlikeli ( Totaliter) tatil mekanları (1)
Gönderen
Suat Duman
zaman:
21:09

Dünyanın turizm merkezleri diyince aklımıza hep Las Vegas, Rio gibi kentler gelir. Gerek eğlence hayatları gerekse gezilecek görülecek yerleriyle...
Ama bu güzellikler kadar tehlikeli yani totaliter tatil mekanlarıda yok değil.
Boxer dergisinin haberine göre bazı ülkeler bu kategoriye giriyor...
Boxer Dergisi haziran sayısı bu ülkeleri şu şekilde sıralamış;
Çin : Bu sene olimpiyatlara ev sahipliği yapacak Çin, 1949'daki devrimden beri tek parti iktidarıyla yönetiliyormuş. Haliyle 1.5 milyar Çinli'ye karşı insan hakları ihlalleride meydana geliyor.Bu rağmen dünya ekonomisini tek başına sırtlayan bireylerde Çinliler. Çinliler kazandıklarıyla güzel şehirler yapmışlar.Özellikle başkent Pekin ve Şangay görülmesi gereken yerler arasındadır. Özellikle Şangay güzel bir şehir imajı verirken buradaki hareketlerinize dikkat etmenizde fayda varmış. Dergi bu konuda şu görüşlere yer vermiş; "Yanınıza gelip size Çince öğreteyim mi yakışıklı diyen fahişeyle konuşursanız 30 saniyeye kadar yanınızda karanlık adamlar belirir ve yaylan koçum der. Dediklerini yapın zira kendileri kesin Sivil polislerdir" yazıyor.. Tabi araştırmak lazım herşeyi.
Birinci bölüm burada bitiyor. Bu yazıyı 5-6 bölüme kadar uzatmaya karar verdim. Şimdilik bu kadar ileride görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın..
27 Mayıs 2008
Volga nehri ve Beyaz Geceler
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:20

Tatil istiyormuşum gibi son iki gündür hep tatil yazıları yazıyorum. Bakalım bu yıl çıkabilecekmiyim tatile? Herneyse şimdi derlediğim bilgiler doğrultusunda sizlere çok güzel ve alternatif bir tatil bilgisi vermeye çalışacağım. Bunun için ne yazayım ne yazayım derken, bir arkadaşım gittiği ve gerçekten yüzü gülerek döndüğü turlardan birisi aklıma gelci.. Beyaz Geceler..
Bir çok turizm şirketi artık bu güzellikleri insanlara yaşatmak için Rusya'ya turlar düzenliyorlar.
İşte turlar fiyatları ve ayrıntıları:
İnsanlar “Volga Nehrinde Beyaz Geceler” turları ile Rusya’nın ortaçağdan kalma büyüleyici şehirlerini ve Avrupa’nın en uzun nehri Volga’nın kıyısındaki köyleri gezerek eşsiz bir tatil geçiriyorlar.
Mandrogi, Kiji, Goritsi, Yaroslav, Ugliç gibi şehirlerin yanında St. Petersburg ve Moskova’nın en güzel manzaralarını görme şansına sahip olacağınız bu turlarda Rus mimarisine sahip manastır ve kiliseler nehir üzerinde masalsı bir görüntü sergiliyorlar. Moskova’nın tarihi Arbat Caddesi, eşsiz güzelliğiyle Kremlin Sarayı, Dimitri Kan Kilisesi, Yeniden Doğuş Katedrali, İlyas Peygamber Kilisesi, Peter ve Paul Kalesi gibi Rus tarihinin en önemli yapılarını ziyaret edebiliyorsunuz.
Tur şirketleri Volga Nehrinde Beyaz Geceler Turu, 3 milyondan fazla eserin sergilendiği dünyanın en büyük ve saygın sanat müzelerinden Hermitaj Müzesi, Açık Hava Ahşap Müzesi ve İkon Müzesi’ni de görebileceğiniz bir tarih ve sanat yolculuğu olacağını belirtiyorlar.
İsterseniz Yolculuğunuz sırasında Rusça şarkı ve dil dersleri alabilir, geleneksel el sanatlarını tanıyıp, Rus şarkılarından canlı müzik dinletileri ve dans gösterileri izleyebilirsiniz. Rus geleneksel pazarından alışveriş te yapabileceğiniz turlarda, 10 , 11, 12 günlük programlarıyla hatıralarınızda yer edecek keyifli ve özel bir deneyim yaşayabilirsiniz...
Tek veya ailenizle katılabilirsiniz elbetteki:) Önemli olan alternatif tatil programlarıdır.
Fiyatlar: Tur organizasyonlar bin 800 dolar ile 2 bin dolar arasında fiyatlar çıkarıyor.. Tahmin olarak 2 bin 500 dolar olsa iş görür sanırım? sizce?
Tur Programları Haziran ayında başlıyor Ağustos'un ortaların kadar sürüyor.. Bakalım Ağustos'ta belki bende kaçarım ;)
26 Mayıs 2008
Thailand Tatili
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:25

Merhabalar; malum yaz gelince gündelik sohbetlerin yerinide tatil konuları almaya başlıyor.
Bu sefer yaptığım bir araştırma neticesinde Thailand Koh Samui adasıyla ilgili ingilizce bir kaç siteye ve bilgiye ulaştım.
Türklerin genel tercihi Pattaya adası olurken, Koh Samui Adasıyla ilgili video görüntülerini, inglizce yazılmış ada hakkındaki yorumları, fotoğrafları görünce fikrimde değişti. Kesinlikle Thailand yolculuğu yapacaksanız Pattaya'dan önce Koh Samui adasını görün.
Bir Rus ingilizce olarak yazdığı yorumda aynen şunlara yer vermiş: "Koh Samui adasına geldikten sonra Pattaya ve Phuket adasını merak dahi etmez oldum" diyor.
Gerçektende Uzak doğu ülkelerinde bir cennet arıyorsanız bu Koh Samui adasıdır.
Tabi tatil amacıyla nasıl giderim diye düşünüyorsunuz. Buraya tur düzenleyen bir Türk firması var. Ben adresini vererek ziyaret etmenizi istiyorum. Adres bu
Hem doğallığı, hem güzelliği ve insana egzotik bir tatil yaşatacağını düşünüyorum.
Burada kısaca şunlarda yapılıyormuş; Yaban hayat/safariler, su altına dalmak, yürüyüşler felan.
Ve tabiki Koh Samui Adası Full Moon Party
Full Moon Party ( Dolunay Partisi ) 80 li yılların sonunda sadece barış kardeşlik ve dostluk mesajları altında 1970 'lerin ruhunu yeniden canlandırmak için başlamıştı.
Doğadaki tüm canlıların hissiyatının en yüksek olduğu günler dolunay günleri olarak bilinir. Kardeşlik, dostluk ve barış duygularının yoğun olduğu bu günlerde müziğin ve eğlencenin birleştiği atmosferdeki bu parti dünyada bir çok bölgede yapılmaya başlanmıştır.
İlerleyen tarihlerde Full Moon Party üyelerinin çoğalması ile birlikte dolunayında ortaya çıktığı gecelerde Koh Phangan adası dünyanın dolunaya en yakın olan noktası olarak tespit edildi.
Koh Phangan adasının tabi güzellikleri hemen 10 dakika uzaklığındaki kendisinden daha büyük olan Samui adası ile birlikte birleşince Full Moon Party 'ler Samui adasına ve bölgesine Full Moon Party zamanları on binlerce turiste ev sahipliği yapmaya başladı.
Full Moon Party 'lere bazı aylar 7000 bazı aylarda 20.000 bazı aylarda da 50.000 kişi katılarak bu partileri artık bir Dünya Event 'ı haline getirmiştir.
Ada hakkında kısa bilgiler:
Koh Samui Adası Tayland Körfezinde olup karaya yaklaşık 15 km mesafededir. 247 km kare büyüklüğünde ki Samui Adasında yaklaşık 48.000 kişi yaşamaktadır. Tek bir ana yol vardır. Bir araç ile tüm adanın çevresini 1 saatte dolaşabilirsiniz.
Hindistancevizi ve Palmiye ağaçları tüm adayı sarmış ve bu görüntüsü ile cennet adası namını almıştır. Yerleşim planında ki inşaat ya da bir binanın yüksekliği, herhangi bir hindistancevizi ağacın büyüklüğünü geçemez, Samui sadece bu özelliği ile bile diğer hiçbir Turizm Bölgesine benzemez, Örneğin Phuket veya Pattaya’da olduğu gibi dev binalar veya dev otelleri burada bulunmazsınız.
Adanın "Başkenti" Nathon dur, buradan Ana karaya ulaşmak için Feribotların iskelesi de bulunur. Havalimanı ise Adanın eğlence merkezi Chaweng ile Bangrak arasındadır. Adanın en güzel Sahilleri de Chaweng ve Lamai Beach Deniz kıyılarıdır.
Koh Samui Adası Gezilecek Yerler:
Koh Samui adası sizlere güneşin batışı ile romantizmin en güzel anlarını, yemyeşil bitki örtüsü ile gerçek bir tabiatı, Big Buddha 'sıyla tarihin en derinliklerindeki kültürel bir egzotizmi yaşatır.
Koh Samui adasında filler üzerinde subtropik bölgeyi gezme imkanınız bu adayı diğer adalardan farklı kılan önemli özelliklerdendir. Ayrıca Namuang şelalesi Buddha 'nın sihirli bahçesi, Maymun Show 'lar, adanın diğer güzellikleridir.
Bunların yanı sıra Samui adasının sebze meyve ve balıkların en güzel şekilde sunulduğu yerli pazar, deniz çingeneleri kasabası ve başkent Nathon turistlerin vazgeçemeyecekleri yerlerdir.
Koh Samui adasının adeta simgesi olan ve yerli halk ile birlikte yaşayıp onlara Hindistan Cevizi toplamasında yardım eden Samui adasının maymunları sizlere ayrı bir atmosfer yaratacaktır.
Yaz geliyor işte size 'Egzotik tatil mekanları rehberi'
Gönderen
Suat Duman
zaman:
18:54
BORA BORA / TAHİTİ

Yazın gelmesiyle birlikte hepimiz kesinlikle iyi bir tatil düşünmüşüzdür. Bunları gerek ülke içinde gerekse ülke dışındaki tatil mekanlarında değerlendirmeye gayret gösteririz.
Bugün internette dolaşırken Sabah Gazetesi konuyla ilgili bir foto-galeri hazırlamış.
Benden bundan esinlenerek bunları yazayım dedim.
Verdiğim tatil mekanlarını internette kısa bir araştırma sonrasında detaylı bilgilerine ulaşabilirsiniz.
İşte size Dünya'nın en egzotik tatil mekanlarının listesi..
Benim favorim BORA BORA / TAHİTİ araştırmalarım sonucu gerçekten cennetin yer yüzündeki çakma haline benzettim;
Şimdiden iyi tatiller..
CANCUN / MEKSİKA
ANSE SOURCE D'ARGENT / SEYCHELLES
BALİ ADASI / ENDONEZYA
BONDI BEACH SYDNEY / AUSTRALIA
BORA BORA / TAHİTİ
BORACAY ISLAND / PHILIPPINES
IPANEMA RIO DE JANERIO / BRAZİL
CAPE TOWN / GÜNEY AFRİKA
COPACABANA RIO DE JANEIRO / BRAZIL
DUBAİ / ARAP EMİRLİKLERİ
FRENCMANN'S COVE JAMAICA
KAANAPALİ / HAWAİ
PATARA BEACH / TÜRKİYE
MALDİVLER / MALDİV CUMHURİYETİ
MIAMI BEACH
PİRAMİTLER / MISIR ARAP CUMHURİYETİ
ÖLÜDENİZ / TÜRKİYE
BIRD ISLAND / SEYCHELLES
PINK SAND OF BARBUDA
PLOLEM GOA / INDIA
POTOFİNO / İTALYA
PRAG
RODOS ADASI / YUNANİSTAN
WHITEHAVEN WHITSUNDAY ISLANDS / AUSTRALIA
SHOAL BAY ANGUILLA
SONEVA FUSHI / MALDIVES
SOUT BEACH / MIAMI
MNMEBA LODGE ZANZIBAR / TANZANIA
VARADERO / KÜBA

Yazın gelmesiyle birlikte hepimiz kesinlikle iyi bir tatil düşünmüşüzdür. Bunları gerek ülke içinde gerekse ülke dışındaki tatil mekanlarında değerlendirmeye gayret gösteririz.
Bugün internette dolaşırken Sabah Gazetesi konuyla ilgili bir foto-galeri hazırlamış.
Benden bundan esinlenerek bunları yazayım dedim.
Verdiğim tatil mekanlarını internette kısa bir araştırma sonrasında detaylı bilgilerine ulaşabilirsiniz.
İşte size Dünya'nın en egzotik tatil mekanlarının listesi..
Benim favorim BORA BORA / TAHİTİ araştırmalarım sonucu gerçekten cennetin yer yüzündeki çakma haline benzettim;
Şimdiden iyi tatiller..
CANCUN / MEKSİKA
ANSE SOURCE D'ARGENT / SEYCHELLES
BALİ ADASI / ENDONEZYA
BONDI BEACH SYDNEY / AUSTRALIA
BORA BORA / TAHİTİ
BORACAY ISLAND / PHILIPPINES
IPANEMA RIO DE JANERIO / BRAZİL
CAPE TOWN / GÜNEY AFRİKA
COPACABANA RIO DE JANEIRO / BRAZIL
DUBAİ / ARAP EMİRLİKLERİ
FRENCMANN'S COVE JAMAICA
KAANAPALİ / HAWAİ
PATARA BEACH / TÜRKİYE
MALDİVLER / MALDİV CUMHURİYETİ
MIAMI BEACH
PİRAMİTLER / MISIR ARAP CUMHURİYETİ
ÖLÜDENİZ / TÜRKİYE
BIRD ISLAND / SEYCHELLES
PINK SAND OF BARBUDA
PLOLEM GOA / INDIA
POTOFİNO / İTALYA
PRAG
RODOS ADASI / YUNANİSTAN
WHITEHAVEN WHITSUNDAY ISLANDS / AUSTRALIA
SHOAL BAY ANGUILLA
SONEVA FUSHI / MALDIVES
SOUT BEACH / MIAMI
MNMEBA LODGE ZANZIBAR / TANZANIA
VARADERO / KÜBA
Kapalı olan Youtube'ye farklı yöntemle giriş
Gönderen
Suat Duman
zaman:
09:08
Mayıs ayının başında kapatılan youtube bir çok kişinin tepkisine neden oldu.
Son günlerde benim girdiğim yöntem farklı. Bu sefer ne dns ayarları nede başka bir şey..
www.vtunnel.com veya www.ztunnel.com adresine giriyorsunuz!
Bu adresler açıldığı zaman ortada Gmail.com yazan yeri youtube.com olarak değiştiriyorsunuz ve girişini yapıyorsunuz. Basit bir yöntem. Tek eksi tarafı reklamlar çıkıyor. Pop-up olarak. Eh bunlara da katlanırsınız sanırım?
Saygılar...
Son günlerde benim girdiğim yöntem farklı. Bu sefer ne dns ayarları nede başka bir şey..
www.vtunnel.com veya www.ztunnel.com adresine giriyorsunuz!
Bu adresler açıldığı zaman ortada Gmail.com yazan yeri youtube.com olarak değiştiriyorsunuz ve girişini yapıyorsunuz. Basit bir yöntem. Tek eksi tarafı reklamlar çıkıyor. Pop-up olarak. Eh bunlara da katlanırsınız sanırım?
Saygılar...
25 Mayıs 2008
Eurovision 2008'de neden Türkçe yok?
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:04

Eurovision Şarkı yarışmasında ülkemizi temsil eden Mor ve Ötesi 7. oldu.
Yarışmayı başından sonuna kadar izledim. İlk başlarda gerçekten çok iyiydik ama belli bir süreden sonra önce Baltık Ülkeleri sonrada komşularımızdan alamadığımız! oylarla geriye düştük.
İlk başta şarkılar söylenirken içimden Rusya kazanır dedim ve gerçektende dediğim çıktı.. Adamların şarkısı çok güzeldi. Kulağa çok hoş geliyordu.
Tabi bizim şarkımızda çok güzeldi. Özellikle Siyah giysileriyle profesyonel bir gösteride bulunan Mor ve Ötesi, hatasız bir biçimde şarkılarını söyledikten sonra tamamıyla dolu Belgrad Arena Spor Salonu'nda bulunan seyircilerden büyük alkış topladılar.
TRT'DEN GAF ÜSTÜNE GAF
TRT sunucuları yılların verdiği deneyim yerine sanki amatör veya mesleğe yeni başlayan bir spiker, yorumcu gibi lafları eveleyip geveliyordu. En önemlisi oylamalara geçildiğinde oldu. İsminin Meltem olduğunu bildiğim (soyismini hatırlayamıyorum) sarışın bir arkadaşımız canlı yayında el kol hareketleri, kendisini şirin göstermeye çalışıyordu.
HER ÜLKE KENDİ DİLİNDE YAYINA KATILDI BİZ NEDEN İNGİLİZCE KULLANDIK?
Artık bu konuda çok tartışmalar oldu. Devletin resmi kurumu böyle yaparsa milletin aklına imam cemaat davası gelir.
Diğer ülkerin hepsi kendi dillerinde canlı yayına bağlandı biz ingilizce. Ayıp diyorum.
Eline diline beline sahip çıkmazsan elinde belinde dilinde gider..
Saygılarımla..
Koçfest Sivas Konserleri Hayko Cepkin ve Şebnem Ferah
Gönderen
Suat Duman
zaman:
21:17
Fotoğraflar Suat Duman
Koç Holding tarafından Türkiye'nin çeşitli üniversiteleriyle ortak gerçekleştirdiği Koçfest konserleri Sivas'ta Cumhuriyet Üniversitesi'nde de 23 Mayıs Cuma günü yapıldı.
Konserde ilk gözlemlerin öğrencilerin haklı olarak yoğun ilgisiydi.
Bu ilgi o kadar yoğundu ki, katılımcılar arasında kimi zaman arbede kimi zaman yer kapma kavgaları yaşandı.
Gel gelelim konsere, konserde kimler sahne aldı önce onlara bir göz atalım.
Konserde ilk olarak Hayko Cepkin sahne aldı. Genel anlamda sahne şovu güzeldi ama kimsenin fark etmediği olaylarda yaşanmıştı. Bu olaylar sonrasında da benim için sınıfta kalan bir sanatçı oldu..
Hayko'nun konserini müteakip Şebnem Ferah sahneye çıktı. İşte aradığımızda tam buydu. Hem göze hem kulağa hitap ediyordu. Hayko'nun başımızı yeterince şişirdiğini düşünmeye başlamışken imdadımıza Şebnem yetişti..
Yapılan konser genel anlamda iyi geçti fakat bazı organizasyon eksiklikleri de yok değildi.
Nedir bunlar? Şehirle Üniversite arasındaki şehir içi ulaşımı sağlayan halk otobüslerinin az olması..
- Güvenlik önlemleri (Gazetecilerin çalışma alanlarını sınırlamaya çalıştılar ama tepki ile karşılandı bir anlamda.. )
Tabiki son olarak konserin geç başlaması oldu. Otobüs bulamayan bir çok üniversite öğrecisi 7-8 kilometrelik yolu yürümek zorunda kaldılar gecenin bir saatinde!...

Koç Holding tarafından Türkiye'nin çeşitli üniversiteleriyle ortak gerçekleştirdiği Koçfest konserleri Sivas'ta Cumhuriyet Üniversitesi'nde de 23 Mayıs Cuma günü yapıldı.
Konserde ilk gözlemlerin öğrencilerin haklı olarak yoğun ilgisiydi.
Bu ilgi o kadar yoğundu ki, katılımcılar arasında kimi zaman arbede kimi zaman yer kapma kavgaları yaşandı.
Gel gelelim konsere, konserde kimler sahne aldı önce onlara bir göz atalım.
Konserde ilk olarak Hayko Cepkin sahne aldı. Genel anlamda sahne şovu güzeldi ama kimsenin fark etmediği olaylarda yaşanmıştı. Bu olaylar sonrasında da benim için sınıfta kalan bir sanatçı oldu..
Hayko'nun konserini müteakip Şebnem Ferah sahneye çıktı. İşte aradığımızda tam buydu. Hem göze hem kulağa hitap ediyordu. Hayko'nun başımızı yeterince şişirdiğini düşünmeye başlamışken imdadımıza Şebnem yetişti..
Yapılan konser genel anlamda iyi geçti fakat bazı organizasyon eksiklikleri de yok değildi.
Nedir bunlar? Şehirle Üniversite arasındaki şehir içi ulaşımı sağlayan halk otobüslerinin az olması..
- Güvenlik önlemleri (Gazetecilerin çalışma alanlarını sınırlamaya çalıştılar ama tepki ile karşılandı bir anlamda.. )
Tabiki son olarak konserin geç başlaması oldu. Otobüs bulamayan bir çok üniversite öğrecisi 7-8 kilometrelik yolu yürümek zorunda kaldılar gecenin bir saatinde!...
22 Mayıs 2008
Ali Koçak ve Savaş Muhabirliği üzerine
Gönderen
Suat Duman
zaman:
22:00
Öncelikle merhaba, Bir önceki yazımda malum savaş muhabirlerinin ne zor şartlar altında görev yaptığını gösteren bir fotoğraf ile Amerikalı bir askerin yaşadığı zor durumdan söz ettik. Tabii bir de fotoğrafın Pulitzer ödülü getirip getirmeyeceğini yazdık.
Bir önceki yazıda konu belli iken, son günlerde okuduğum bir kitabı da yazmak istedim.
Gazeteci ağabeyimiz Ali Koçak tarafından yazılmış. Kitap Türkiye Gazeteciler Sendikası yayınları arasında yayınlanan "Savaşta Gazetecilik".
Bu kitapta neler anlatılıyor? kısaca bilgiler verelim.
Ali Koçak savaş muhabirliği yapmış birisi olarak tecrübelerini kitaplaştırma ihtiyacı hissetmiş. Tabi bizim gibi muhabirler için bulunmaz kaynaklar arasında yer alıyor.
Ali Koçak ağabeyimiz kitabında, savaş durumunda rehin alınan gazetecilere tutunda, gidilecek bölgelere göre yanınıza alıp almayacağınız eşyaları, savaş muhabirlerinin yaşantılarını, yaptıkları etkinlikleri kısacası aklınıza gelecek herşeyi yazmış.
Kesinlikle genç gazetecilerin okuması gereken bir kitap ve bir çoğumuzun bu kitaptan öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum.
Not: Wolkanca'ya yazımı yazana kadar anam ağlamıştı :)
Bu konuda uzunca bir süredir aklımdaydı. Wolkanca'yı bitirdikten sonra bunu yazmak yi geldi.
Sevgiler Saygılarımla
Bir önceki yazıda konu belli iken, son günlerde okuduğum bir kitabı da yazmak istedim.
Gazeteci ağabeyimiz Ali Koçak tarafından yazılmış. Kitap Türkiye Gazeteciler Sendikası yayınları arasında yayınlanan "Savaşta Gazetecilik".
Bu kitapta neler anlatılıyor? kısaca bilgiler verelim.
Ali Koçak savaş muhabirliği yapmış birisi olarak tecrübelerini kitaplaştırma ihtiyacı hissetmiş. Tabi bizim gibi muhabirler için bulunmaz kaynaklar arasında yer alıyor.
Ali Koçak ağabeyimiz kitabında, savaş durumunda rehin alınan gazetecilere tutunda, gidilecek bölgelere göre yanınıza alıp almayacağınız eşyaları, savaş muhabirlerinin yaşantılarını, yaptıkları etkinlikleri kısacası aklınıza gelecek herşeyi yazmış.
Kesinlikle genç gazetecilerin okuması gereken bir kitap ve bir çoğumuzun bu kitaptan öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum.
Not: Wolkanca'ya yazımı yazana kadar anam ağlamıştı :)
Bu konuda uzunca bir süredir aklımdaydı. Wolkanca'yı bitirdikten sonra bunu yazmak yi geldi.
Sevgiler Saygılarımla
20 Mayıs 2008
Bu fotoğraf pulitzer getirir mi?
Gönderen
Suat Duman
zaman:
18:05

Sizce bu fotoğraf Pulitzer ödülü getirir mi?
Bence getirir. Fotoğraf AP Foto Muhabiri tarafından Afganistan'da çekilmiş. Bir askerin başının üstünden geçen kurşsun sonrasında kurtulma anını yansıtıyor.
ilginç istatistiklerde şunlar: Amerikan ordusu Afganistan'da Taliban güçlerine karşı 2001 yılından beri 431 kurban vermiş, Bu askerin kurtulması 432 olmaktanda kurtulması anlamına geliyor
Fotoğraf çatışmaların en yoğun oldu bölgede Helmand bölgesinde yaşanmış. Amerikan ordusu askerin ismini vermemiş.
Yorum: Savaş muhabirliği her zaman isteyipte yapamadığım ama ileriki yıllarda mutlaka yapacağım bir iştir. Bu tür fotoğrafların çekimleri her zaman zor şartlar altında olmuştur. Heleki bu fotoğraf daha da zorudur.
Türk fotoğraf paylaşım sitelerinde basın fotoğrafçılığı ilgi görmezken, yabancı fotoğraf paylaşım sitelerinde ise bunlar el nuru göz bebeği edilir.
Öz eleştiri: Bizim insanımız ne kerametse ottan çöpten başka fotoğrafları inceleme gereği hissetmiyorlar. Buradan basın fotoğrafçılarının çektiği kareleri basit bulan kesimler, aceba kendi çektiklerinin ne kadar kötü olduğunun farkında olabilecekler mi? Maalesef son yıllarda dijital makinelerin hayatımıza yerleşmesiyle birlikte herkes fotoğrafçı olduğunu gözlemledik. Ama durum çok farklı.. İşi emeğiyle yapanlara saygımız sonsuz olurken, basın fotoğrafçılığını kötüleyen bilgisiz insanlarıda kınıyorum.
Pulitzer Ödülü hakkında kısa bir bilgi:
Pulitzer Ödülü New York şehrinde, Columbia Üniversitesi tarafından verilen gazetecilik, edebiyat ve müzik ödülüdür.
Amerika'da en büyük ve prestijli ödül kabul edilen Pulitzer Ödülü, 19. yüzyılda Joseph Pulitzer adlı bir gazeteci tarafından kuruldu. İlk ödüllerin 4 Haziran 1917'de verilmesine rağmen, artık Nisan ayında açıklanmaktadır.
Ödüller 21 kategoride verilmekte olup bunların 20 tanesinin değeri 10000 dolar karşılığı nakit para ve bir sertifikadır. Kazananlar bağımsız bir kurul tarafından seçilmektedir.
18 Mayıs 2008
Blog yazarken şunlara dikkat edin
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:23
Bugün bloğumu kontrol ettiğimde Ceyhun Aksan isimli bir arkadaşım bir önceki yazıma yorumda bulunmuş;
Ona cevaben yazdıgım yorumun benım ıcın ayrı bır konu olduğunu fark ettim ve paylaşmak istedim;
İşte blog yazarken dikkat edeceğiniz hususlar şunlar olabilir
1- Herkesin anlayacagı dılde yazılar yazın
2-Blog yazarken kullanılan tanımların dogru yazılmasına dıkkat edin
3-Blog yazımı tamamlandıktan sonra yüksek sesle bir daha okuyun
4-yazdıgınız blogun başlığı ile girişi arasında uyum olmasına özen gösterin
5-Blog yazarken cümlelerin anlam büyünlüğüne dikkat edin
6- Yazılarınızda Tekrara başvurmayın
7- Blogunuzdaki yazılar okuyucuda kuşku bırakmasın
Ona cevaben yazdıgım yorumun benım ıcın ayrı bır konu olduğunu fark ettim ve paylaşmak istedim;
İşte blog yazarken dikkat edeceğiniz hususlar şunlar olabilir
1- Herkesin anlayacagı dılde yazılar yazın
2-Blog yazarken kullanılan tanımların dogru yazılmasına dıkkat edin
3-Blog yazımı tamamlandıktan sonra yüksek sesle bir daha okuyun
4-yazdıgınız blogun başlığı ile girişi arasında uyum olmasına özen gösterin
5-Blog yazarken cümlelerin anlam büyünlüğüne dikkat edin
6- Yazılarınızda Tekrara başvurmayın
7- Blogunuzdaki yazılar okuyucuda kuşku bırakmasın
17 Mayıs 2008
Blog yazarlığında Başarılı olamamanın nedenleri
Gönderen
Suat Duman
zaman:
13:00
Bu yazımda başarı ve başarısızlıklara örneklerle bir yazı yazmak istedim. Bu yazımı yazarken kimi zaman kitaplardan, kimi zaman dergilerden, kimi zaman kişisel gelişim konularında yazılardan, kendi gözlemlerimden örnekler vererek yazmak istedim.
Umarım beğenirsiniz..
Blog yazarlarında Başarısızlığın sebepleri şunlar olabilir:
-Başarılı olmak için hırslarının bulunmaması. Kendilerine ortalama bir hayatın yetmesi
-Kendilerine destek olabilecek kişilerin bulunmaması, gidebilecekleri yönü kendi kendilerine çizememek.
-Kendilerine yeteri derecede güvenmedikleri için görüş ve düşüncelerini ortaya koyamamak.
-Günlük streslere tahammül edememek.
-Kendileri için önemli kayıpları yaşamak.
-Zamanın farkında olmadan akıp gitmesi
-Olaylar ve kişiler hakkında hep olumsuz düşünmeye koşullandırılmış olmak.
-Zekasına işlerlik kazandırmayı öğrenmemiş olmak.
-İnsan ilişkilerinde başarısızlığa uğradıkları için gereken atılımları yapamamak.
-Kendilerini mutlu hissetmemek.
-Mutlu olmadıkları halde etrafa mutluluk oyunu oynamaktan yorgunluk duymak.
-Kendilerini sevmemek.
-Psikolojik olarak kendilerini güçlü görmemek.
Blog yazarlığında başarıyı getiren noktada şunlar olarak sıralayabiliriz
-Hayatı yoğun bir şekilde ve özümleyerek yaşamak
-Güvenilir yollardan çok yeni bazı şeyleri denemek
-Çoğunluğun, otoritenin ve geleneğin sesinden çok, deneyimlerini geliştirmek için kendi duygularını dinlemek
-Dürüst olmak, oyun oynamaktan ve yapmacıktan kaçınmak
-Düşünceleri çoğunluğa uymadığı zaman sevilmemeye hazır olmak
-Sorumluluk alabilmek; ne yapmaya karar verirse üzerinde fazla çalışmak
-Gerçeği olduğu gibi algılamak
-Kendilerini ve başkalarını oldukları gibi kabul etmek
-Düşünce ve davranışlarında içten olmak
-Kendine yönelik olmaktan çok, soruna yönelik olmak
-İyi bir mizah anlayışı olmak
-İleri derecede yaratıcılığı olmak
-İnsanlığın yararıyla ilgili olmak
-Temel yaşam deneyimlerini değerlendirebilecek güçte olmak
-Birçok kişi yerine birkaç kişiyle doyurucu ilişkiler kurmak
-Hayata tarafsız açıdan bakmak
Bu yazı aynı zamanda wolkanca'da yayınlanmıştır
Umarım beğenirsiniz..
Blog yazarlarında Başarısızlığın sebepleri şunlar olabilir:
-Başarılı olmak için hırslarının bulunmaması. Kendilerine ortalama bir hayatın yetmesi
-Kendilerine destek olabilecek kişilerin bulunmaması, gidebilecekleri yönü kendi kendilerine çizememek.
-Kendilerine yeteri derecede güvenmedikleri için görüş ve düşüncelerini ortaya koyamamak.
-Günlük streslere tahammül edememek.
-Kendileri için önemli kayıpları yaşamak.
-Zamanın farkında olmadan akıp gitmesi
-Olaylar ve kişiler hakkında hep olumsuz düşünmeye koşullandırılmış olmak.
-Zekasına işlerlik kazandırmayı öğrenmemiş olmak.
-İnsan ilişkilerinde başarısızlığa uğradıkları için gereken atılımları yapamamak.
-Kendilerini mutlu hissetmemek.
-Mutlu olmadıkları halde etrafa mutluluk oyunu oynamaktan yorgunluk duymak.
-Kendilerini sevmemek.
-Psikolojik olarak kendilerini güçlü görmemek.
Blog yazarlığında başarıyı getiren noktada şunlar olarak sıralayabiliriz
-Hayatı yoğun bir şekilde ve özümleyerek yaşamak
-Güvenilir yollardan çok yeni bazı şeyleri denemek
-Çoğunluğun, otoritenin ve geleneğin sesinden çok, deneyimlerini geliştirmek için kendi duygularını dinlemek
-Dürüst olmak, oyun oynamaktan ve yapmacıktan kaçınmak
-Düşünceleri çoğunluğa uymadığı zaman sevilmemeye hazır olmak
-Sorumluluk alabilmek; ne yapmaya karar verirse üzerinde fazla çalışmak
-Gerçeği olduğu gibi algılamak
-Kendilerini ve başkalarını oldukları gibi kabul etmek
-Düşünce ve davranışlarında içten olmak
-Kendine yönelik olmaktan çok, soruna yönelik olmak
-İyi bir mizah anlayışı olmak
-İleri derecede yaratıcılığı olmak
-İnsanlığın yararıyla ilgili olmak
-Temel yaşam deneyimlerini değerlendirebilecek güçte olmak
-Birçok kişi yerine birkaç kişiyle doyurucu ilişkiler kurmak
-Hayata tarafsız açıdan bakmak
Bu yazı aynı zamanda wolkanca'da yayınlanmıştır
16 Mayıs 2008
FOTO MUHABİRLİĞİNİ TEHDİT EDEN YENİ GÜÇLER
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:27
John Dorfman ingilizce olarak yazmış.. Tolga Adanalı Türkçe'ye çevirmiş ve tabi Basın Fotoğrafçığı Portalı sitelerinde yayınlamış..
Gerçekten faydalı olacak bir şey.. Özellikle basın fotoğrafçıları için ve adayları için ideal kaynaklardan bir tanesi..
İşte yazı burada
FOTO MUHABİRLİĞİNİ TEHDİT EDEN YENİ GÜÇLER
Foto muhabirleri için yaşam hiçbir zaman kolay olmadı, fakat değişen sektör koşulları ve diğer kolektif uygulamalar teknolojiyi de içine alarak foto muhabirinin yaşamasını gittikçe daha da zorlaştırıyor.
Kimi veya neyi suçlayacağız ? Bazı foto muhabirleri iki ortak dev ajansa, Corbis ve Getty’e odaklanmış durumda. Bazıları, bu iki devin foto muhabirliğinde deprem niteliğinde bir değişim yapıyor olduğunu söylüyorlar. Henüz -bazen fotoğrafçılıkta da olduğu gibi- “fotoğraf çok net değil”.
Önce Corbis’i inceleyelim. 28 Ocak 2002’de Sygma Ajansı çalışanları greve gittiler. Siyah kıyafetler giyen foto muhabirleri ve ajansın diğer çalışanları Paris’te bulunan ofislerinin önüne birer ölü gibi yatarak Amerika’daki ana şirketleri Corbis’in empoze etmeye çalıştığı yeni sözleşmeyi protesto ettiler. Anlaşmazlık, iş üretmedeki tüm masrafların şirketle paylaşılması yerine foto muhabirinin üstlenmesini sağlayacak olan, tüm Sygma foto-muhabirlerinin free-lance statüsüne geçirilmesini öngören maddeydi. Üstelik, free-lance foto muhabirleri Fransız Kanunları’na göre basın kartı ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına sahip değiller. Sygma fotoğrafçılarında bir nefret havası esti ve “Tüm profesyonellerin geleceğiyle kumar oynanıyor” şeklinde bir basın açıklaması yapıldı. Corbis, 16 gün sonra Paris’teki 42 Sygma foto muhabirinin “fazla” olduğunu ve bu sayının yarı yarıya düşürülmesi gerektiğini açıkladı. Sygma’nın New York’ta çalışan bir grup çalışanı, kısa bir süre sonra Corbis’in, ajansı yönetim şeklinden memnun olmadığını ifade ederek işi bıraktı.
Sözleşmeden kaynaklanan mücadele kendi içinde yeterince şiddetli olmasına karşın, “Sygma olayı” büyük bir öfke uyandırdı, çünkü Corbis tamamen Bill Gates’indi. Gates’in Sygma’yı ve diğer birkaç fotoğraf ajansını satın alması, bir çok foto muhabirine göre, onların çalışmalarının kontrolünü sağlamak ve fotoğrafçılardan yararlanırken kendi on-line fotoğraf koleksiyonunu zenginleştirmek amacıyla yapılmış utanmaz bir davranıştı. Fransız Foto Muhabirleri Kurumu’nun kıdemli üyesi olan 93 yaşındaki Henri Cartier-Bresson, bu kitlesel yangının zalimliği ve vurdumduymazlığı karşısında öfkelendiğini, olabilecek en iyi şekilde oluşturulmuş bir fotoğraf bankasının bir yazarın eseriyle karşılaştırılamayacağını, bir tarafta bir makinenin diğer tarafta canlı ve duyguları olan bir kişinin olduğunu, Corbis’in seçme şansı bırakmadığını belirtti.
Fransız-Amerikan kültür çatışmasının açık unsurları bir yana, Corbis-Sygma bozgunu endüstriyel alanda bir duyguyu belirginleştiriyor; foto muhabirliği mesleği hızla değişiyor. Corbis Basın Ofisi, grev sırasında bir İngiliz foto muhabirinin web sitesine yolladığı mektupta durumu şu şekilde açıklıyor: “Şunu kavramak gerekir ki; son yıllarda global markette haberler ve haber fotoğraflarına olan talepte belli bir değişiklik görülmektedir. Bu değişiklik spot ve günlük haberlere olan ilginin azaldığı, yerine life-style, ünlü fotoğrafları ve global dünyanın ilgisini çekebilecek kişisel hikayelere ilginin arttığı ve müşteri tercihinin dijital fotoğraflar olduğu şeklindedir. Corbis, haberlerini ve editoryal işlerini bu değişen talepleri karşılamak amacıyla değiştirmeye başlamıştır.”
Corbis’in hikayesi Bill ve Melinda Gates’in evinde bilgisayarların masaüstlerini süsleyen fotoğraf kareleriyle –dijital fotoğraf kareleri ya da interaktif ev sistemi- başladı. Bu usta işi düzende, Gates’ler Web’den ya da CD-ROM’lardan resim indirmeye ve onları masaüstlerine koymaya başladılar. Bir resimden sıkılırlarsa, diğer bir başkası bir “click”le hazır hale geliyordu. İlk fikir müzelerdeki resimlerin lisanlarını alarak onları dijital hale getirmekti.
Ve sonra Gatesler, Gates olarak, büyük düşünmeye başladılar. Fotoğraflar; güzel sanatlar, gazetecilik, illüstrasyon veya herhangi bir dal olsun, internetin egemen parçası haline gelebilirler. Web aracılığı ile, daha ve daha çok fotoğraf çok daha hızlı bir şekilde dağıtılabilir, ve Gates’ler bundan yararlanan tek kişi olabilirler. Ve 1989’da Bill Gates ilk amacı müzelerdeki resimlerin fotoğraflarını çekerek onların lisans hakkını satın almak olan Corbis’i kurdu. 1995’e kadar CEO Steve Davis’in önderliğinde Corbis, dünyanın en geniş dokümantasyon fotoğraf arşivlerinden biri olan Bettmann Arşivi’ni satın alarak genişledi. Corbis’in kendi başına sahip olduğu 13 milyonu aşkın fotoğrafın 11 milyonunu Bettmann Arşivi oluşturuyor. Buna ek olarak, Corbis, 80 milyonun üzerinde fotoğrafın lisansını satın aldı. Bettmann’ın yanı sıra Corbis, UPI’ın arşivini de satın aldı.
90’ların sonunda Corbis elindekilere daha çok haber ve stok fotoğrafı eklemeye karar verdi. Stok Marketleri gibi stok ve ünlü servislerine sahip olduktan sonra, Corbis; Avrupa merkezli haber ajansları olan ve foto muhabirliğini foto muhabirine işi vermek, haber seyahati için ona lojistik destek sağlamak, gerektiğinde para vermek, dönüşte fotoğrafın satışından telif hakkı payını ödemek gibi geleneksel yöntemlerle yapan Sygma, Saba, Kipa ve Tempsport’u da yuttu. Ajans, ayrıca, foto-muhabirlerine onların telif haklarını koruma konusunda da yardım etti. (1947’de kurulan Magnum, foto muhabirlerinin sahip olduğu bir kooperatif) . Sygma’yı da kapsayan ve 1960’larda hızla çoğalan ve sonraki yirmi yıl boyunca etkili olan bir grup ajans, yüksek kalite ve gazeteci dürüstlüğü açısından bir şöhrete sahip olmuştu. Ne yazık ki, onlar finansal açıdan bir şöhret sağlayamadılar. Corbis’e, Sygma’yı aldıktan sonra, ajansı çöküntüden kurtaracak beyaz bir şövalye gözüyle bakıldı.
Peki nasıl oluyor da Corbis, veteran haber foto muhabirlerinin ve foto muhabirliği üstadı Dirck Halstead’in (yanda) gözünde “fotoğrafçıları korkutan en büyük tehlike” olarak görülmedi. Kısmen, Sygma ve Corbis arasındaki ilişki bozuldu, çünkü bu ilişki bir yanlış anlama üzerine kurulmuştu. Corbis yöneticileri Sygma’ya sahip olarak, Corbis’in Sygma’nın tüm arşivlerine de – tabi dolayısıyla milyonlarca fotoğrafın telif hakkına- sahip olacağı gibi bir yanlışa inandılar. Onlar, pek çok Sygma fotoğrafçısının teknik olarak maaşlı işçi oldukça fotoğrafların da şirketin malı olduğunu düşündüler. Ancak, Fransız Telif Hakları Kanunu’na göre bir fotoğrafçı, işçi olsa bile otomatik olarak hayatı boyunca çalışmasının telif haklarına sahip oluyor.
Corbis, Sygma’yı almakla aslında fotoğrafları alamadığını, sadece ana malı satın aldığını anlayınca ajansa sermaye koyma ilgisini kaybetti. Corbis telif haklarını alamadığı fotoğrafları almanın ona bir değer katmayacağını düşündü. Fotoğrafçıları ajansla bağımsız sözleşmeli personel statüsüne düşürünce, Corbis onlara masraflarını ödemekten kaçındı ve sadece lisans hakkına para vermeyi kararlaştırdı. Bir Fransız Sygma fotoğrafçısı Patrick Durand The Digital Journalist’e yaptığı şikayette şöyle konuşuyor; ‘’Bu onlar için mükemmel bir plan. Biz kendi başımıza çalışacağız. Tüm masraflarımızı (harcamalar, film, vs.) kendimiz karşılayacağız ve materyali Corbis’e getireceğiz. Bir de sadece onlar fotoğrafı satabilecekler”
Yanlış anlama iki şekilde devam etti. Birinci olay, Corbis’in foto muhabirinin adına fotoğrafın telif hakkını alması, foto muhabirleri tarafından fotoğrafın telif haklarının alınması için bir plan (tezgah) olarak algılandı. Diğer tarafta da, Dirck Halstead, The Digital Journalist’te Corbis’in Web sitesini şikayet eden bir makale yazdı. Bu yazıda, Corbis’in Web sitesinde satış için bulunan ve kendisinin UPI’da çalışırken çektiği fotoğrafların altında “Fotoğraf : Corbis” ibaresinin bulunduğu, kendi açık adının yazılmadığını söylüyordu. Tim Page ve Kyoichi Sawada’nın Pulitzer ödüllü Vietnam Savaşı fotoğrafı da açık isim yazılmadan sitede bulunan fotoğraflar arasında yer alıyordu. Çalışmaları yaratıcılarından ayırmak isteyen gayretler bir yana, açık isimlerin belirtilmemesi Corbis’in değil, aslında o işi yapan kişinin hatasıydı. UPI’ın dev arşivinin aslında düzensiz olduğu ve Corbis’e pek çok fotoğrafın böyle geldiği anlaşıldı.
Yanlış anlama bir yana, foto-muhabirliği toplulukları Corbis’i bir bela olarak görmeye başladılar. Bunun bir bölümü de kültür çatışmasından kaynaklanıyordu. Eski bir foto muhabiri ve fotoğraf editörü olan ve 1998-2000 yılları arasında Corbis’te Fotoğraf ve Tasarım Servisleri Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Peter Howe (yanda) şöyle diyor: “Foto muhabiri kültürü –benim sözü beni bağlar- ahlaksız”. Corbis paranoyak bir yazılım kültüründen geliyor. Çünkü yazılım tahmin edebileceğinizden daha çok ücret isteme işidir. Tabi ki, fotoğrafçılar da iyi anlamda paranoyak bir gruptur.’’
Howe, duygusal faktörlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtiyor. “Bir foto-muhabiri olmak bir çeşit alçakgönüllü bir varoluşu gerektirir. Fiziksel ve duygusal desteğe ihtiyacınız vardır. Corbis, bunu tamamen yok saydı. Onlar için sadece finansal bir organizasyondu” diye konuştu. Howe sözlerini şöyle sürdürüyor: “Foto muhabiri sadece finansal destek değil, ona arka planda gereken morali verecek iş duyarlılığına sahip bir yönetici arar. Foto muhabirleri genelde çek defterlerini dengelemekte başarısızdır. Öyleyse onların Corbis ve Getty’e ihtiyaçları var. Fakat Corbis ve Getty işe bir fabrikatör gözüyle bakmaya başladı.”
Diğer bir kızgınlık da arşivlerden kaynaklanıyor. Corbis, ajansla ilişkisini sonlandırmış fotoğrafçılara slaytlarını ve negatiflerini vermeyi ya da onlara ulaşıp ajanstan gelip almayı söylemelerini ihmal etti. Onlardan biri Allan Tannenbaum, (yanda) Corbis’e fotoğraflarını kullanmak ve telif haklarını vermemek gerekçesiyle dava açtı. Eğer o başarılı olursa, en az iki fotoğrafçı aynı şeyi yapacaklarını ifade ediyorlar. Tannenbaum, Corbis’in bu göz ardı etmesini fotoğrafçının haklarını gasp etmek için bir taktik olarak görüyor. Diğer fotoğrafçılar da şirketin verimsizliğine bu olayı da yazmak istiyorlar.
Corbis’in kültürü foto-muhabirliğine diğer bakışlardan da uymuyor. Corbis, stok ve haber fotoğrafçılığı arasındaki farkı sezinlemekte başarısız oldu, çünkü Corbis internet uzmanları bütün fotoğraflara aynı şekilde muamele edilmesi gerektiği yönünde düşünüyorlar. Stok fotoğrafçılarına kendi işleri için para yetiyor, çünkü yeniden telif hakkı alma onlara iyi paralar kazandırıyor. Haber fotoğrafçılarına ise genellikle para kendi işleri için yetmiyor, çünkü sadece telif hakkı potansiyeli düşük değil, ayrıca yabancı bir ülkede röportaj yapmak çok yüksek giderlere mal olabiliyor.
Bugün Sygma artık haber işinde fazla bir role sahip değil. Sygma’yı bir buçuk yıl önce terk eden Fransız fotoğrafçı Frederic Neema şöyle konuşuyor: “Sygma artık ölmek üzere. Magazinler onları aramıyor artık”. Sygma fotoğrafçılarının kovulmasıyla, Corbis de yeteneğini kaybetti. SABA’dan 50 foto muhabirinin çalışmalarıyla devam ediyor, Saba, başka bir ajans tarafından satın alınmasına karşın kurucusu Marcel Saba’nın girişimleriyle yapılan uzlaşma sonucu Saba’nın nüfuzu devam ediyor. Corbis’in Global Haberler Fotoğraf Direktörü Rick Boeth, şirketin eski free-lance modeliyle yeniden anlaşmak istediğini söylüyor. Şirketin diğer şirketleri kitlesel alımlardan üç gün önce işe başlayan Boeth, “Ben yeniden yapılanmanın bir parçasıyım. Biz fotoğrafçıları bağımsız anlaşmalarla tekrar bu işe yerleştirmek istiyoruz” diyor. Kaç kişiyle sözleşme yaptıklarını sorduğumuzda bize şu cevabı veriyor: “Küçük bir rakam”.
Corbis, foto-muhabirliğini yeniden organize etmeye çalışan tek kurum değil. Daha yenice Gamma’yı (12) ve 1955’te petrol varisi Mark Getty tarafından kurulan Getty’i bünyesine katan, Newsmakers, Liaison, Allsport ve Online USA’in sahibi Fransız yayım devi Hachette Filipacchi, geniş bir foto muhabiri grubunu bünyesine kattı ve onları günlük işçi olarak çalıştırmak istiyor. Uluslararası Fotoğraf Merkezi’nin patronu olan ve foto muhabirlerine verilen Infinity Awards’ın sponsoru olan Getty, şöyle dedi, “Entelektüel özellik (mal birikimi) 21. yüzyılın petrolü olacak.”
Yağdırılan tüm ağır tahrikleri hesaba katsak bile, ilk önce onun baş rakibi Getty’i izlemeliyiz. Peter Howe, “Corbis en büyük şeytan olarak görülüyor. Ancak, Getty foto muhabirlerini çok ağır şartlarda çalışmaya zorlamakta başarılı olurken, Corbis genellikle başarısızdır” diye konuşuyor. Corbis foto muhabirlerinin kontratları hala onlara telif haklarından yüzde 40 ile yüzde 50 arasında pay sağlıyor, fakat Getty’de çalışan haber fotoğrafçılarının büyük bir çoğunluğu Getty’nin maaş karşılığı tüm telif haklarını satın aldığı ve foto-muhabirine hiçbir hak talebi bırakmayan “work-for-hire” statüsüyle çalışıyor. Bazıları günlük çalışan stringer’lar, ki onlar da fotoğraflarının haklarını devrediyorlar. Getty’deki birkaç fotoğrafçı hala eski sistemle çalışıyor. Onlardan biri Roger Le Moyne, Getty’nin Liaison’dan daha iyi şartlarda çalışma koşulları ve maaş politikasına sahip olduğunu söylüyor. Le Moyne, “Corbis önden hareket etti ve yapmaması gerekenleri Getty’e gösterdi” diyor. Getty Haber Servisi Başkan Yardımcısı Michael Sargent, durumu şöyle özetliyor: “Biz eski foto muhabirleriyle yüzde 50’ye yüzde 50 gelir ortaklığıyla çalışıyoruz, ancak dürüst olmak gerekirse bu küçük bir grup. Work-for-hire tipi çalışmaya daha çok önem veriyoruz.”
Hangi fotoğrafçı bu şartların altına imza atar ? Genel olarak konuşursak, eğlenceli fotoğraflar çekmek isteyen ve isimlerini altına yazdırmak isteyen genç foto muhabirleri... Sargent durumu şu sözlerle itiraf ediyor; “Ben, genç ve umut vaat eden sadece fotoğraf çekmek isteyen foto muhabirleri arıyorum. Onlara kendilerini gösterme ve geliştirmeleri için bir şans veriyorum. Onlara en son teknoloji ürünü fotoğraf ekipmanları ve laptoplar veriyorum. Bu foto muhabirleri arasında durumundan şikayet eden olmadığının altını çizmek gerekir.” Sargent’tan buna örnek göstermesini istiyoruz. Bize, Afganistan’ın savaş alanlarında yaptığı röportajla ICP Infinity Award’ı kazanan Tyler Hicks (yanda) ismini veriyor. Ancak, Hicks, The New York Times’da sözleşmeyle çalışan full-time foto muhabiri olmak için Getty’den ayrıldı.
Sargent, uydu sistemiyle çalışan kurumlarda (AP,Reuters gibi) 27 yıl editör olarak çalıştı ve gerçekte Getty de bu şekilde hizmet veriyor. AP, AFP ve Reuters hem kadrolu olarak çalışan hem de hiçbir hakkı olmayan stringer olarak çalışan foto muhabirlerine sahip. Eski foto muhabirleri fotoğrafın hakkını kaybetme konusunda dehşete düşüyorlar. New York merkezli eski bir Sygma foto-muhabiri Rick Maiman, “Mesleğe gelen yeni foto-muhabirleri fotoğraf hakkına sahip olmanın çok önemli olduğu konusuyla pek ilgilenmiyorlar. Ajans modelinde, sen çektiğin fotoğrafın haklarına sahipsindir. Ayağında ayakkabılarla ölmek istiyorsan ajansta çalışmalısın. Uydu sistemli ajanslarda, sen sadece kiralanmış bir parmaksındır, şişman ve mutlu. Fakat AP’den ayrıldığında, altın saatini alıp kapının önüne konursun. Sargent’ın bu tür duygusallıklar için fazla vakti yok. Şöyle diyor: “Bu iş büyük bir değişim içinde. Bu değişimi algılayabilenler yeni duruma adapte oldular. Bazı kızgın foto muhabirleri ise mirası terk etmek istemiyorlar bu yeni duruma adapte olamıyorlar. Onlar çalışamayacak olanlar.”
Bu iş kolu değişiyor ve tahmin edilemeyen bir şekilde eskiye tamamen dönüş göreceğiz. Foto muhabirliğinde yeni usul internetle ilişkili ve internetin zorlamasıyla ortaya çıkıyor. Corbis ve Getty’den fotoğraf satın almak artık tamamen online; bir editör beğendiği fotoğrafı seçiyor, yüklüyor ve o fotoğrafın parasını internetten ödüyor. Diğer kablo ile hizmet veren şirketler de aynı yöntemi uyguluyorlar. Dirck Halstead “Eski ajanslarda insanlar hayatları boyunca orada çalışıyorlar ve sezgilerine dayanarak oradaki kutuların içinde ne olduğunu biliyorlardı. Böyle bir şey artık yok. Artık bireysel fotoğraf talepleri yok; hepsini online olarak yapıyorsunuz.” Bu sistemin foto muhabirleri ve editörler arasında büyük bir fotoğraf homojenliği ve iletişim eksikliği ortaya çıkardığı savunulabilir.
World Wide Web, fotoğrafçılara çalışmalarını kendi kişisel siteleri ile pazarlama imkanı sunuyor. Yeterli bir miktar sermayeyle, bir foto muhabiri, teknoloji sayesinde “kendi markasını” yaratarak hem kendi parasını kazanırken hem de fotoğraflarının telif haklarını elinde tutabilir. Problem şurada; bir çok fotoğrafçı için tek başına satış işlemi yapmak zaman alıcı bir iş. Ve bunun yanında, bir ajansın sahip olduğu erişim imkanları olmaksızın tek başına bir sitenin iş için harcanan eforu maddi olarak o kişiye geri kazandırması zor. Bazı kendi halinde foto muhabirliği çalışmaları sunan ve geleneksel medyada olan özgürlüğü foto muhabirine sağlayan umut vaat edici web siteleri var. Bu siteler fotoğraflara fazla para ödemeseler de, bu zamanla değişecek.
Sanayi sektörünün büyük bir değişime uğramasının nedenlerinden biri de, ulus çapındaki haber boşluğunun, ekonomik faktörlere ve halkın duyarsızlığına bağlı olarak bir süredir sürekli şekilde azalmasıdır.11 Eylül’den sonra, halkın iştahı şiddet haberlerine karşı tekrar arttı. Ve bu arada, geleneksel bir fotoğraf ajansı kurularak sahneye çıktı. 4’ü SABA’dan ayrılma yedi kurucu üyesinden dolayı kendilerine “VII” ismini veren bu ajans amaçlarını şöyle açıkladı: “Foto muhabirliği mesleğinde telif hakları, temsil ve dağıtımdan kaynaklanan sorunlara cevap bulmak amacıyla kurulduk.” 11 Eylül olayları VII’yı kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir yola soktu. Şans eseri yeni ajansın kuruluşu terörist saldırılardan 5 gün sonra açıklandı, ve onun en ünlü üyesi, Time Dergisi Savaş fotoğrafçısı James Nachtwey Dünya Ticaret Merkezi’nden (DTM) birkaç blok ötede oturuyordu. Nachtwey, 10 Eylül’de bir işten New York’a dönmüştü. İlk uçak DTM’ye çarptıktan hemen sonra Ground Zero’da günün en iyi fotoğraflarını çekiyordu. Muhtemelen en yüksek dolarları da almıştır.
VII Ajansı, kendi çalışmalarının kontrolünü sağlayan foto muhabirleriyle yeni bir hareketin öncülüğünü yapıp foto-muhabirliğinde yepyeni atmosfer yaratabilecek mi?. VII Ajansı’nın yaptığı gibi, her ajans büyük yayımlarla anlaşması olan yıldız üyeleri kendi bünyesine katamaz.
Fakat bu doğru gibi görünüyor: İnsanlar haber değeri olan, tatmin edici fotoğraflar görmek istiyor ve dışarıda parasızlık ve zorluklara göğüs gererek yaşamaya çalışacak pek çok yetenekli foto muhabiri var.
Açıklama:
* Bu yazının çevrildiği Columbia Journalism Review (CJR), radyodan televizyona, internetten fotoğrafa Amerika’nın bir numaralı medya eleştiri organizasyonudur. Columbia Üniversitesi Gazetecilik Bölümü önderliğinde 1961’de kurulan CJR, profesyonel gazeteciler tarafından yayınlanmaktadır.
Çeviren: Tolga Adanalı
Gerçekten faydalı olacak bir şey.. Özellikle basın fotoğrafçıları için ve adayları için ideal kaynaklardan bir tanesi..
İşte yazı burada
FOTO MUHABİRLİĞİNİ TEHDİT EDEN YENİ GÜÇLER
Foto muhabirleri için yaşam hiçbir zaman kolay olmadı, fakat değişen sektör koşulları ve diğer kolektif uygulamalar teknolojiyi de içine alarak foto muhabirinin yaşamasını gittikçe daha da zorlaştırıyor.
Kimi veya neyi suçlayacağız ? Bazı foto muhabirleri iki ortak dev ajansa, Corbis ve Getty’e odaklanmış durumda. Bazıları, bu iki devin foto muhabirliğinde deprem niteliğinde bir değişim yapıyor olduğunu söylüyorlar. Henüz -bazen fotoğrafçılıkta da olduğu gibi- “fotoğraf çok net değil”.
Önce Corbis’i inceleyelim. 28 Ocak 2002’de Sygma Ajansı çalışanları greve gittiler. Siyah kıyafetler giyen foto muhabirleri ve ajansın diğer çalışanları Paris’te bulunan ofislerinin önüne birer ölü gibi yatarak Amerika’daki ana şirketleri Corbis’in empoze etmeye çalıştığı yeni sözleşmeyi protesto ettiler. Anlaşmazlık, iş üretmedeki tüm masrafların şirketle paylaşılması yerine foto muhabirinin üstlenmesini sağlayacak olan, tüm Sygma foto-muhabirlerinin free-lance statüsüne geçirilmesini öngören maddeydi. Üstelik, free-lance foto muhabirleri Fransız Kanunları’na göre basın kartı ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına sahip değiller. Sygma fotoğrafçılarında bir nefret havası esti ve “Tüm profesyonellerin geleceğiyle kumar oynanıyor” şeklinde bir basın açıklaması yapıldı. Corbis, 16 gün sonra Paris’teki 42 Sygma foto muhabirinin “fazla” olduğunu ve bu sayının yarı yarıya düşürülmesi gerektiğini açıkladı. Sygma’nın New York’ta çalışan bir grup çalışanı, kısa bir süre sonra Corbis’in, ajansı yönetim şeklinden memnun olmadığını ifade ederek işi bıraktı.
Sözleşmeden kaynaklanan mücadele kendi içinde yeterince şiddetli olmasına karşın, “Sygma olayı” büyük bir öfke uyandırdı, çünkü Corbis tamamen Bill Gates’indi. Gates’in Sygma’yı ve diğer birkaç fotoğraf ajansını satın alması, bir çok foto muhabirine göre, onların çalışmalarının kontrolünü sağlamak ve fotoğrafçılardan yararlanırken kendi on-line fotoğraf koleksiyonunu zenginleştirmek amacıyla yapılmış utanmaz bir davranıştı. Fransız Foto Muhabirleri Kurumu’nun kıdemli üyesi olan 93 yaşındaki Henri Cartier-Bresson, bu kitlesel yangının zalimliği ve vurdumduymazlığı karşısında öfkelendiğini, olabilecek en iyi şekilde oluşturulmuş bir fotoğraf bankasının bir yazarın eseriyle karşılaştırılamayacağını, bir tarafta bir makinenin diğer tarafta canlı ve duyguları olan bir kişinin olduğunu, Corbis’in seçme şansı bırakmadığını belirtti.
Fransız-Amerikan kültür çatışmasının açık unsurları bir yana, Corbis-Sygma bozgunu endüstriyel alanda bir duyguyu belirginleştiriyor; foto muhabirliği mesleği hızla değişiyor. Corbis Basın Ofisi, grev sırasında bir İngiliz foto muhabirinin web sitesine yolladığı mektupta durumu şu şekilde açıklıyor: “Şunu kavramak gerekir ki; son yıllarda global markette haberler ve haber fotoğraflarına olan talepte belli bir değişiklik görülmektedir. Bu değişiklik spot ve günlük haberlere olan ilginin azaldığı, yerine life-style, ünlü fotoğrafları ve global dünyanın ilgisini çekebilecek kişisel hikayelere ilginin arttığı ve müşteri tercihinin dijital fotoğraflar olduğu şeklindedir. Corbis, haberlerini ve editoryal işlerini bu değişen talepleri karşılamak amacıyla değiştirmeye başlamıştır.”
Corbis’in hikayesi Bill ve Melinda Gates’in evinde bilgisayarların masaüstlerini süsleyen fotoğraf kareleriyle –dijital fotoğraf kareleri ya da interaktif ev sistemi- başladı. Bu usta işi düzende, Gates’ler Web’den ya da CD-ROM’lardan resim indirmeye ve onları masaüstlerine koymaya başladılar. Bir resimden sıkılırlarsa, diğer bir başkası bir “click”le hazır hale geliyordu. İlk fikir müzelerdeki resimlerin lisanlarını alarak onları dijital hale getirmekti.
Ve sonra Gatesler, Gates olarak, büyük düşünmeye başladılar. Fotoğraflar; güzel sanatlar, gazetecilik, illüstrasyon veya herhangi bir dal olsun, internetin egemen parçası haline gelebilirler. Web aracılığı ile, daha ve daha çok fotoğraf çok daha hızlı bir şekilde dağıtılabilir, ve Gates’ler bundan yararlanan tek kişi olabilirler. Ve 1989’da Bill Gates ilk amacı müzelerdeki resimlerin fotoğraflarını çekerek onların lisans hakkını satın almak olan Corbis’i kurdu. 1995’e kadar CEO Steve Davis’in önderliğinde Corbis, dünyanın en geniş dokümantasyon fotoğraf arşivlerinden biri olan Bettmann Arşivi’ni satın alarak genişledi. Corbis’in kendi başına sahip olduğu 13 milyonu aşkın fotoğrafın 11 milyonunu Bettmann Arşivi oluşturuyor. Buna ek olarak, Corbis, 80 milyonun üzerinde fotoğrafın lisansını satın aldı. Bettmann’ın yanı sıra Corbis, UPI’ın arşivini de satın aldı.
90’ların sonunda Corbis elindekilere daha çok haber ve stok fotoğrafı eklemeye karar verdi. Stok Marketleri gibi stok ve ünlü servislerine sahip olduktan sonra, Corbis; Avrupa merkezli haber ajansları olan ve foto muhabirliğini foto muhabirine işi vermek, haber seyahati için ona lojistik destek sağlamak, gerektiğinde para vermek, dönüşte fotoğrafın satışından telif hakkı payını ödemek gibi geleneksel yöntemlerle yapan Sygma, Saba, Kipa ve Tempsport’u da yuttu. Ajans, ayrıca, foto-muhabirlerine onların telif haklarını koruma konusunda da yardım etti. (1947’de kurulan Magnum, foto muhabirlerinin sahip olduğu bir kooperatif) . Sygma’yı da kapsayan ve 1960’larda hızla çoğalan ve sonraki yirmi yıl boyunca etkili olan bir grup ajans, yüksek kalite ve gazeteci dürüstlüğü açısından bir şöhrete sahip olmuştu. Ne yazık ki, onlar finansal açıdan bir şöhret sağlayamadılar. Corbis’e, Sygma’yı aldıktan sonra, ajansı çöküntüden kurtaracak beyaz bir şövalye gözüyle bakıldı.
Peki nasıl oluyor da Corbis, veteran haber foto muhabirlerinin ve foto muhabirliği üstadı Dirck Halstead’in (yanda) gözünde “fotoğrafçıları korkutan en büyük tehlike” olarak görülmedi. Kısmen, Sygma ve Corbis arasındaki ilişki bozuldu, çünkü bu ilişki bir yanlış anlama üzerine kurulmuştu. Corbis yöneticileri Sygma’ya sahip olarak, Corbis’in Sygma’nın tüm arşivlerine de – tabi dolayısıyla milyonlarca fotoğrafın telif hakkına- sahip olacağı gibi bir yanlışa inandılar. Onlar, pek çok Sygma fotoğrafçısının teknik olarak maaşlı işçi oldukça fotoğrafların da şirketin malı olduğunu düşündüler. Ancak, Fransız Telif Hakları Kanunu’na göre bir fotoğrafçı, işçi olsa bile otomatik olarak hayatı boyunca çalışmasının telif haklarına sahip oluyor.
Corbis, Sygma’yı almakla aslında fotoğrafları alamadığını, sadece ana malı satın aldığını anlayınca ajansa sermaye koyma ilgisini kaybetti. Corbis telif haklarını alamadığı fotoğrafları almanın ona bir değer katmayacağını düşündü. Fotoğrafçıları ajansla bağımsız sözleşmeli personel statüsüne düşürünce, Corbis onlara masraflarını ödemekten kaçındı ve sadece lisans hakkına para vermeyi kararlaştırdı. Bir Fransız Sygma fotoğrafçısı Patrick Durand The Digital Journalist’e yaptığı şikayette şöyle konuşuyor; ‘’Bu onlar için mükemmel bir plan. Biz kendi başımıza çalışacağız. Tüm masraflarımızı (harcamalar, film, vs.) kendimiz karşılayacağız ve materyali Corbis’e getireceğiz. Bir de sadece onlar fotoğrafı satabilecekler”
Yanlış anlama iki şekilde devam etti. Birinci olay, Corbis’in foto muhabirinin adına fotoğrafın telif hakkını alması, foto muhabirleri tarafından fotoğrafın telif haklarının alınması için bir plan (tezgah) olarak algılandı. Diğer tarafta da, Dirck Halstead, The Digital Journalist’te Corbis’in Web sitesini şikayet eden bir makale yazdı. Bu yazıda, Corbis’in Web sitesinde satış için bulunan ve kendisinin UPI’da çalışırken çektiği fotoğrafların altında “Fotoğraf : Corbis” ibaresinin bulunduğu, kendi açık adının yazılmadığını söylüyordu. Tim Page ve Kyoichi Sawada’nın Pulitzer ödüllü Vietnam Savaşı fotoğrafı da açık isim yazılmadan sitede bulunan fotoğraflar arasında yer alıyordu. Çalışmaları yaratıcılarından ayırmak isteyen gayretler bir yana, açık isimlerin belirtilmemesi Corbis’in değil, aslında o işi yapan kişinin hatasıydı. UPI’ın dev arşivinin aslında düzensiz olduğu ve Corbis’e pek çok fotoğrafın böyle geldiği anlaşıldı.
Yanlış anlama bir yana, foto-muhabirliği toplulukları Corbis’i bir bela olarak görmeye başladılar. Bunun bir bölümü de kültür çatışmasından kaynaklanıyordu. Eski bir foto muhabiri ve fotoğraf editörü olan ve 1998-2000 yılları arasında Corbis’te Fotoğraf ve Tasarım Servisleri Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Peter Howe (yanda) şöyle diyor: “Foto muhabiri kültürü –benim sözü beni bağlar- ahlaksız”. Corbis paranoyak bir yazılım kültüründen geliyor. Çünkü yazılım tahmin edebileceğinizden daha çok ücret isteme işidir. Tabi ki, fotoğrafçılar da iyi anlamda paranoyak bir gruptur.’’
Howe, duygusal faktörlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtiyor. “Bir foto-muhabiri olmak bir çeşit alçakgönüllü bir varoluşu gerektirir. Fiziksel ve duygusal desteğe ihtiyacınız vardır. Corbis, bunu tamamen yok saydı. Onlar için sadece finansal bir organizasyondu” diye konuştu. Howe sözlerini şöyle sürdürüyor: “Foto muhabiri sadece finansal destek değil, ona arka planda gereken morali verecek iş duyarlılığına sahip bir yönetici arar. Foto muhabirleri genelde çek defterlerini dengelemekte başarısızdır. Öyleyse onların Corbis ve Getty’e ihtiyaçları var. Fakat Corbis ve Getty işe bir fabrikatör gözüyle bakmaya başladı.”
Diğer bir kızgınlık da arşivlerden kaynaklanıyor. Corbis, ajansla ilişkisini sonlandırmış fotoğrafçılara slaytlarını ve negatiflerini vermeyi ya da onlara ulaşıp ajanstan gelip almayı söylemelerini ihmal etti. Onlardan biri Allan Tannenbaum, (yanda) Corbis’e fotoğraflarını kullanmak ve telif haklarını vermemek gerekçesiyle dava açtı. Eğer o başarılı olursa, en az iki fotoğrafçı aynı şeyi yapacaklarını ifade ediyorlar. Tannenbaum, Corbis’in bu göz ardı etmesini fotoğrafçının haklarını gasp etmek için bir taktik olarak görüyor. Diğer fotoğrafçılar da şirketin verimsizliğine bu olayı da yazmak istiyorlar.
Corbis’in kültürü foto-muhabirliğine diğer bakışlardan da uymuyor. Corbis, stok ve haber fotoğrafçılığı arasındaki farkı sezinlemekte başarısız oldu, çünkü Corbis internet uzmanları bütün fotoğraflara aynı şekilde muamele edilmesi gerektiği yönünde düşünüyorlar. Stok fotoğrafçılarına kendi işleri için para yetiyor, çünkü yeniden telif hakkı alma onlara iyi paralar kazandırıyor. Haber fotoğrafçılarına ise genellikle para kendi işleri için yetmiyor, çünkü sadece telif hakkı potansiyeli düşük değil, ayrıca yabancı bir ülkede röportaj yapmak çok yüksek giderlere mal olabiliyor.
Bugün Sygma artık haber işinde fazla bir role sahip değil. Sygma’yı bir buçuk yıl önce terk eden Fransız fotoğrafçı Frederic Neema şöyle konuşuyor: “Sygma artık ölmek üzere. Magazinler onları aramıyor artık”. Sygma fotoğrafçılarının kovulmasıyla, Corbis de yeteneğini kaybetti. SABA’dan 50 foto muhabirinin çalışmalarıyla devam ediyor, Saba, başka bir ajans tarafından satın alınmasına karşın kurucusu Marcel Saba’nın girişimleriyle yapılan uzlaşma sonucu Saba’nın nüfuzu devam ediyor. Corbis’in Global Haberler Fotoğraf Direktörü Rick Boeth, şirketin eski free-lance modeliyle yeniden anlaşmak istediğini söylüyor. Şirketin diğer şirketleri kitlesel alımlardan üç gün önce işe başlayan Boeth, “Ben yeniden yapılanmanın bir parçasıyım. Biz fotoğrafçıları bağımsız anlaşmalarla tekrar bu işe yerleştirmek istiyoruz” diyor. Kaç kişiyle sözleşme yaptıklarını sorduğumuzda bize şu cevabı veriyor: “Küçük bir rakam”.
Corbis, foto-muhabirliğini yeniden organize etmeye çalışan tek kurum değil. Daha yenice Gamma’yı (12) ve 1955’te petrol varisi Mark Getty tarafından kurulan Getty’i bünyesine katan, Newsmakers, Liaison, Allsport ve Online USA’in sahibi Fransız yayım devi Hachette Filipacchi, geniş bir foto muhabiri grubunu bünyesine kattı ve onları günlük işçi olarak çalıştırmak istiyor. Uluslararası Fotoğraf Merkezi’nin patronu olan ve foto muhabirlerine verilen Infinity Awards’ın sponsoru olan Getty, şöyle dedi, “Entelektüel özellik (mal birikimi) 21. yüzyılın petrolü olacak.”
Yağdırılan tüm ağır tahrikleri hesaba katsak bile, ilk önce onun baş rakibi Getty’i izlemeliyiz. Peter Howe, “Corbis en büyük şeytan olarak görülüyor. Ancak, Getty foto muhabirlerini çok ağır şartlarda çalışmaya zorlamakta başarılı olurken, Corbis genellikle başarısızdır” diye konuşuyor. Corbis foto muhabirlerinin kontratları hala onlara telif haklarından yüzde 40 ile yüzde 50 arasında pay sağlıyor, fakat Getty’de çalışan haber fotoğrafçılarının büyük bir çoğunluğu Getty’nin maaş karşılığı tüm telif haklarını satın aldığı ve foto-muhabirine hiçbir hak talebi bırakmayan “work-for-hire” statüsüyle çalışıyor. Bazıları günlük çalışan stringer’lar, ki onlar da fotoğraflarının haklarını devrediyorlar. Getty’deki birkaç fotoğrafçı hala eski sistemle çalışıyor. Onlardan biri Roger Le Moyne, Getty’nin Liaison’dan daha iyi şartlarda çalışma koşulları ve maaş politikasına sahip olduğunu söylüyor. Le Moyne, “Corbis önden hareket etti ve yapmaması gerekenleri Getty’e gösterdi” diyor. Getty Haber Servisi Başkan Yardımcısı Michael Sargent, durumu şöyle özetliyor: “Biz eski foto muhabirleriyle yüzde 50’ye yüzde 50 gelir ortaklığıyla çalışıyoruz, ancak dürüst olmak gerekirse bu küçük bir grup. Work-for-hire tipi çalışmaya daha çok önem veriyoruz.”
Hangi fotoğrafçı bu şartların altına imza atar ? Genel olarak konuşursak, eğlenceli fotoğraflar çekmek isteyen ve isimlerini altına yazdırmak isteyen genç foto muhabirleri... Sargent durumu şu sözlerle itiraf ediyor; “Ben, genç ve umut vaat eden sadece fotoğraf çekmek isteyen foto muhabirleri arıyorum. Onlara kendilerini gösterme ve geliştirmeleri için bir şans veriyorum. Onlara en son teknoloji ürünü fotoğraf ekipmanları ve laptoplar veriyorum. Bu foto muhabirleri arasında durumundan şikayet eden olmadığının altını çizmek gerekir.” Sargent’tan buna örnek göstermesini istiyoruz. Bize, Afganistan’ın savaş alanlarında yaptığı röportajla ICP Infinity Award’ı kazanan Tyler Hicks (yanda) ismini veriyor. Ancak, Hicks, The New York Times’da sözleşmeyle çalışan full-time foto muhabiri olmak için Getty’den ayrıldı.
Sargent, uydu sistemiyle çalışan kurumlarda (AP,Reuters gibi) 27 yıl editör olarak çalıştı ve gerçekte Getty de bu şekilde hizmet veriyor. AP, AFP ve Reuters hem kadrolu olarak çalışan hem de hiçbir hakkı olmayan stringer olarak çalışan foto muhabirlerine sahip. Eski foto muhabirleri fotoğrafın hakkını kaybetme konusunda dehşete düşüyorlar. New York merkezli eski bir Sygma foto-muhabiri Rick Maiman, “Mesleğe gelen yeni foto-muhabirleri fotoğraf hakkına sahip olmanın çok önemli olduğu konusuyla pek ilgilenmiyorlar. Ajans modelinde, sen çektiğin fotoğrafın haklarına sahipsindir. Ayağında ayakkabılarla ölmek istiyorsan ajansta çalışmalısın. Uydu sistemli ajanslarda, sen sadece kiralanmış bir parmaksındır, şişman ve mutlu. Fakat AP’den ayrıldığında, altın saatini alıp kapının önüne konursun. Sargent’ın bu tür duygusallıklar için fazla vakti yok. Şöyle diyor: “Bu iş büyük bir değişim içinde. Bu değişimi algılayabilenler yeni duruma adapte oldular. Bazı kızgın foto muhabirleri ise mirası terk etmek istemiyorlar bu yeni duruma adapte olamıyorlar. Onlar çalışamayacak olanlar.”
Bu iş kolu değişiyor ve tahmin edilemeyen bir şekilde eskiye tamamen dönüş göreceğiz. Foto muhabirliğinde yeni usul internetle ilişkili ve internetin zorlamasıyla ortaya çıkıyor. Corbis ve Getty’den fotoğraf satın almak artık tamamen online; bir editör beğendiği fotoğrafı seçiyor, yüklüyor ve o fotoğrafın parasını internetten ödüyor. Diğer kablo ile hizmet veren şirketler de aynı yöntemi uyguluyorlar. Dirck Halstead “Eski ajanslarda insanlar hayatları boyunca orada çalışıyorlar ve sezgilerine dayanarak oradaki kutuların içinde ne olduğunu biliyorlardı. Böyle bir şey artık yok. Artık bireysel fotoğraf talepleri yok; hepsini online olarak yapıyorsunuz.” Bu sistemin foto muhabirleri ve editörler arasında büyük bir fotoğraf homojenliği ve iletişim eksikliği ortaya çıkardığı savunulabilir.
World Wide Web, fotoğrafçılara çalışmalarını kendi kişisel siteleri ile pazarlama imkanı sunuyor. Yeterli bir miktar sermayeyle, bir foto muhabiri, teknoloji sayesinde “kendi markasını” yaratarak hem kendi parasını kazanırken hem de fotoğraflarının telif haklarını elinde tutabilir. Problem şurada; bir çok fotoğrafçı için tek başına satış işlemi yapmak zaman alıcı bir iş. Ve bunun yanında, bir ajansın sahip olduğu erişim imkanları olmaksızın tek başına bir sitenin iş için harcanan eforu maddi olarak o kişiye geri kazandırması zor. Bazı kendi halinde foto muhabirliği çalışmaları sunan ve geleneksel medyada olan özgürlüğü foto muhabirine sağlayan umut vaat edici web siteleri var. Bu siteler fotoğraflara fazla para ödemeseler de, bu zamanla değişecek.
Sanayi sektörünün büyük bir değişime uğramasının nedenlerinden biri de, ulus çapındaki haber boşluğunun, ekonomik faktörlere ve halkın duyarsızlığına bağlı olarak bir süredir sürekli şekilde azalmasıdır.11 Eylül’den sonra, halkın iştahı şiddet haberlerine karşı tekrar arttı. Ve bu arada, geleneksel bir fotoğraf ajansı kurularak sahneye çıktı. 4’ü SABA’dan ayrılma yedi kurucu üyesinden dolayı kendilerine “VII” ismini veren bu ajans amaçlarını şöyle açıkladı: “Foto muhabirliği mesleğinde telif hakları, temsil ve dağıtımdan kaynaklanan sorunlara cevap bulmak amacıyla kurulduk.” 11 Eylül olayları VII’yı kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir yola soktu. Şans eseri yeni ajansın kuruluşu terörist saldırılardan 5 gün sonra açıklandı, ve onun en ünlü üyesi, Time Dergisi Savaş fotoğrafçısı James Nachtwey Dünya Ticaret Merkezi’nden (DTM) birkaç blok ötede oturuyordu. Nachtwey, 10 Eylül’de bir işten New York’a dönmüştü. İlk uçak DTM’ye çarptıktan hemen sonra Ground Zero’da günün en iyi fotoğraflarını çekiyordu. Muhtemelen en yüksek dolarları da almıştır.
VII Ajansı, kendi çalışmalarının kontrolünü sağlayan foto muhabirleriyle yeni bir hareketin öncülüğünü yapıp foto-muhabirliğinde yepyeni atmosfer yaratabilecek mi?. VII Ajansı’nın yaptığı gibi, her ajans büyük yayımlarla anlaşması olan yıldız üyeleri kendi bünyesine katamaz.
Fakat bu doğru gibi görünüyor: İnsanlar haber değeri olan, tatmin edici fotoğraflar görmek istiyor ve dışarıda parasızlık ve zorluklara göğüs gererek yaşamaya çalışacak pek çok yetenekli foto muhabiri var.
Açıklama:
* Bu yazının çevrildiği Columbia Journalism Review (CJR), radyodan televizyona, internetten fotoğrafa Amerika’nın bir numaralı medya eleştiri organizasyonudur. Columbia Üniversitesi Gazetecilik Bölümü önderliğinde 1961’de kurulan CJR, profesyonel gazeteciler tarafından yayınlanmaktadır.
Çeviren: Tolga Adanalı
12 Mayıs 2008
BASIN FOTOĞRAFÇISININ AŞKI....
Gönderen
Suat Duman
zaman:
22:51
Aşk herkesin bir kelime ile ifade edebileceği bir duygu olabilir...
Kimisi sevgilisine duyduğu aşktan bahseder, kimisi memleketine, bazende vatan sevgisi vardır. Aşka dönüşen.....
Her kişiye göre değişen aşk terimleri bizler içinde farklı birer duygu olmuştur.
Nedir bu duygu?
Bahsettiğimiz konu detaylandırılabileceği gibi bizler için yani gazeteciler veya fotomuhabirlerinin aşkı farklı olmuştur...
Diyeceksiniz ki neden farklı...
Gazeteciler her an göreve ve habere gittiklerinden ötürü ev hayatları düzensizdir. Yaşantılarında her an duyulan düzensizlikten ötürü evlilik gibi gibi kutsal müesseseleri ya aynı meslekte çalışan kişiler ile yapar yada kahrını çekecek bir eş bulabilmek adına yıllarca bekar gezer....
İşte burada ki düzensizlikten ötürü Foto muhabirleri başka şeylere aşık olur.. Bu aşk öyle büyür ve gelişir ki, bırakmamak için elinden geleni yaparsın..
Bakarsın ona gül gibi.. Her isteğine cevap verirsin. Kimi zaman cebinde beş kuruş kalmaz bu uğurda...
Kimdir? nedir? foto muhabirinin aşkı?
Foto muhabirinin en büyük aşkı yukarıda saydığım etkenlerden ötürü fotoğraf makinesi olmuştur...
Hani gül gibi bakar dediğimiz....
Onun uğruna cebindeki son paraya kadar harcama yaparsın. Sırf onu mutlu etmek adına... Objektifler alırsın, flashlarını alırsın... Dijital kartlarını alırsın...Yedek bataryası olur...Paranın son kuruşuna kadar verirsin... Sırf aşkını tatmin etmek adına... Filtrelerini de olaya eklediğin zaman o zaman keyiften dumazsın yerinde..
İşte bu durumda daha da şevkli bir şekilde aşk başlar... fotoğraf makinesi ile foto muhabiri arasında...
Korursun onu.. Islanmaması için en güzel koruyucuları alırsın... Bakarsın ona.. Her yeni aldığın ekipmanda sana çok daha fazlasını verir... Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözüne nispet... Her foto muhabirinin arkasında iyi bir fotoğraf makinesi vardır... diyerek söyletir adama...
Sen ona baktıkca oda sana mutluluğu verir.. Çektiğin karelerle hep gündemde kalırsın.. Bakanların aklına zarar edecek şekilde...
İşte buradadır foto muhabirinin aşkı.....
Kimisi sevgilisine duyduğu aşktan bahseder, kimisi memleketine, bazende vatan sevgisi vardır. Aşka dönüşen.....
Her kişiye göre değişen aşk terimleri bizler içinde farklı birer duygu olmuştur.
Nedir bu duygu?
Bahsettiğimiz konu detaylandırılabileceği gibi bizler için yani gazeteciler veya fotomuhabirlerinin aşkı farklı olmuştur...
Diyeceksiniz ki neden farklı...
Gazeteciler her an göreve ve habere gittiklerinden ötürü ev hayatları düzensizdir. Yaşantılarında her an duyulan düzensizlikten ötürü evlilik gibi gibi kutsal müesseseleri ya aynı meslekte çalışan kişiler ile yapar yada kahrını çekecek bir eş bulabilmek adına yıllarca bekar gezer....
İşte burada ki düzensizlikten ötürü Foto muhabirleri başka şeylere aşık olur.. Bu aşk öyle büyür ve gelişir ki, bırakmamak için elinden geleni yaparsın..
Bakarsın ona gül gibi.. Her isteğine cevap verirsin. Kimi zaman cebinde beş kuruş kalmaz bu uğurda...
Kimdir? nedir? foto muhabirinin aşkı?
Foto muhabirinin en büyük aşkı yukarıda saydığım etkenlerden ötürü fotoğraf makinesi olmuştur...
Hani gül gibi bakar dediğimiz....
Onun uğruna cebindeki son paraya kadar harcama yaparsın. Sırf onu mutlu etmek adına... Objektifler alırsın, flashlarını alırsın... Dijital kartlarını alırsın...Yedek bataryası olur...Paranın son kuruşuna kadar verirsin... Sırf aşkını tatmin etmek adına... Filtrelerini de olaya eklediğin zaman o zaman keyiften dumazsın yerinde..
İşte bu durumda daha da şevkli bir şekilde aşk başlar... fotoğraf makinesi ile foto muhabiri arasında...
Korursun onu.. Islanmaması için en güzel koruyucuları alırsın... Bakarsın ona.. Her yeni aldığın ekipmanda sana çok daha fazlasını verir... Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözüne nispet... Her foto muhabirinin arkasında iyi bir fotoğraf makinesi vardır... diyerek söyletir adama...
Sen ona baktıkca oda sana mutluluğu verir.. Çektiğin karelerle hep gündemde kalırsın.. Bakanların aklına zarar edecek şekilde...
İşte buradadır foto muhabirinin aşkı.....
11 Mayıs 2008
Fotoğrafçılıkta Çalıntı ekipmanlara karşı alınan önlemler
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:14
Dişinizden tırnağınızdan biriktirdiğiniz paralar ile aldığınız bir fotoğraf makinesinin veya başka bir ekipmanınızın çalıntı olmasında kötü bir şey yoktur sanırım. Düşününsene çalıntı bir parçanın elinizde yakalandığını.
Bu sorunla daha çok foto muhabirleri karşılaşsa da, tüm insanların başına gelebileceğini düşünerek bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.
Dünyanın en büyük fotoğraf paylaşım sistemlerinden olan Photo isimli site uzun zamandan beri fotoğrafçılara bir nevi yardımda bulunmak için bir sistem geliştirdi.
Bu sistem neye yarıyor?
Alacağınız ekipmanın çalıntı olup olmadığını şuradaki linkten girerek kontrol edebiliyorsunuz...Yani aldığınız ürünün orjinalliğini bir nevi öğreniyorsunuz.
Çok detaylı bir arşiv yaratmışlar..
http://www.photo.net/registry/ Bu adresten alacağınız ekipmanı kontrol edebilir ve içinizdeki şüpheyide atabilirsiniz..
Not: Bu yazı aynı zamanda Wolkanca 'da yayınlandı.
Bu sorunla daha çok foto muhabirleri karşılaşsa da, tüm insanların başına gelebileceğini düşünerek bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.
Dünyanın en büyük fotoğraf paylaşım sistemlerinden olan Photo isimli site uzun zamandan beri fotoğrafçılara bir nevi yardımda bulunmak için bir sistem geliştirdi.
Bu sistem neye yarıyor?
Alacağınız ekipmanın çalıntı olup olmadığını şuradaki linkten girerek kontrol edebiliyorsunuz...Yani aldığınız ürünün orjinalliğini bir nevi öğreniyorsunuz.
Çok detaylı bir arşiv yaratmışlar..
http://www.photo.net/registry/ Bu adresten alacağınız ekipmanı kontrol edebilir ve içinizdeki şüpheyide atabilirsiniz..
Not: Bu yazı aynı zamanda Wolkanca 'da yayınlandı.
FOTO MUHABİRLİĞİ ETİK KURALLARI
Gönderen
Suat Duman
zaman:
21:27
Foto Muhabirliği ile ilgili bilgilerin bulunduğu fotomuhabiri herkesin ilgisini çekecek bilgiler sunuyor. Abdurrahman Antalyalı tarafından hazırlanan sitede foto muhabirliği ile ilgili aradığınız her şeyi bulmak mümkün...
Burada benimde uluslararası düzeyde ilgimi çeken Foto Muhabirliği Etik Konusunu inceledim ve burada da paylaşman istedim. Çeviriyi yapan UMUR KOÇAK SEMİZ Arkadaşımıza çok teşekkür ederek sizler Foto Muhabirliği etik kurallarıyla baş başa bırakıyorum.
ABD ULUSAL BASIN FOTOĞRAFÇILARI DERNEĞİ'NCE (NPPA) KABUL EDİLEN:
FOTO MUHABİRLİĞİ ETİK KURALLARI
Çeviri: UMUR KOÇAK SEMİZ
A. GİRİŞ
1.NPPA'nın (National Press Phototgrapher Association - ABD Ulusal Basın Fotoğrafçıları Derneği) bütün üyeleri, Etik Kuralları’na uymakla yükümlüdür.
B. AMAÇ
1. Foto muhabirliğinin geliştirilmesini amaçlayan profesyonel bir topluluk olan Ulusal Foto Muhabirleri Derneği (NPPA), kamunun doğal yasasına, gerçeği arama özgürlüğüne ve toplumsal olaylar ile içinde yaşadığımız dünya ile ilgili doğru ve tam bilgi sahibi olma hakkına saygı duyar. NPPA, sözcüklerin anlamını zenginleştirmenin ve açıklamanın olanaksız olduğu durumlarda bir haberin tamamlanmış sayılamayacağına inanır. Olayları gerçekte olduğu gibi betimlemek, yaşanan olayları resimlemek ya da halkın yararına olan bir şeyin açıklanmasına yardımcı olmak amacıyla kullanılan fotoğrafların, halkın gelişmelerden doğru bir biçimde haberdar edilmesinde ve yaşlı ya da genç bütün insanların kamu alanına giren herhangi bir konuyu daha iyi anlamasına yardımcı olmada vazgeçilmez unsurlar olduğuna inanıyoruz. NPPA, foto muhabirlerinin kamu çıkarlarına hizmet ederken daima etik davranışların en yüksek standartlarına sadık kalması gerektiğini kabul eder.
C. ETİK KURALLARI
1. Hem bilim hem de sanat olarak foto muhabirliği, bu uğraşı meslek olarak seçenlerin en iyi düşünce ve çabalarına layıktır.
2. Foto muhabirliği, kamuya sadece birkaç mesleğin edebildiği düzeyde hizmet etme olanağı sağlar ve mesleğin bütün üyeleri, maddi hırslar gütmeyen etik davranışların yüksek standartlarına sadık kalmaya çalışmalıdır.
3. Doğru, dürüst ve yansız bilgi veren fotoğraflar çekmek için çaba harcamak, her foto muhabirinin kişisel sorumluluğu olmalıdır.
4. Gazeteci olarak en büyük değerimiz, güvenilirliktir. Belgesel foto muhabirliğinde bir fotoğrafın içeriğini kamuyu aldatacak şekilde (elektronik olarak ya da karanlık odada) değiştirmek yanlıştır. Bir fotoğrafta elektronik olarak yapılabilecek değişiklikler ile ilgili karar alırken adil ve doğru habercilik ilkelerinin kriter kabul edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
5. Tanıtım, birçok durumda gereklidir. Ancak içeriği ne olursa olsun doğru olmayan açıklamalar, profesyonel foto muhabirlerine yakışmaz. Bu tür davranışları şiddetle kınıyoruz.
6. Mesleğimizin bütün üyelerine tek tek ve toptan cesaret vermek ve yardımcı olmak görevimizdir. Foto muhabirliğinin kalitesi, ancak bu böyle daha yüksek standartlara çıkarılabilir.
7. Basının hukuk tarafından tanınan tüm hak ve özgürlükleri ile bütün haber ve görsel bilgi kaynaklarına ulaşma özgürlüğünü korumaya çalışmak, her foto muhabirinin görevidir.
8. İş anlaşmaları, talepler ve ilişkilerdeki ölçütümüz, insanlığımızın ön plana çıkarılması olmalıdır. Bu ölçüt, NPPA'nın üyeleri olarak görevlerimizi daima dikkate almamızı zorunlu kılar. İş yaşamımızdaki her durumda ve bizden önce gelen sorumluluklarımızda başlıca düşüncemiz, sorumluluklarımızı ve görevlerimizi yerine getirmek olmalıdır. Görevimizi yerine getirirken, insan idealleri ile başarılarını varolan seviyeden daha yukarılara çıkarmak için çaba harcamalıyız.
9. Hiçbir etik kuralı, her durum hakkında önceden hüküm veremez. Bu nedenle etik ilkelerin uygulanmasında sağduyu ve doğru yargı zorunludur.
D. DEĞİŞTİRME
1. Madde XVII, sadece Yönetim Kurulu üyelerinin üçte ikisinin oyları ile değiştirilebilir ya da feshedilebilir.
Burada benimde uluslararası düzeyde ilgimi çeken Foto Muhabirliği Etik Konusunu inceledim ve burada da paylaşman istedim. Çeviriyi yapan UMUR KOÇAK SEMİZ Arkadaşımıza çok teşekkür ederek sizler Foto Muhabirliği etik kurallarıyla baş başa bırakıyorum.
ABD ULUSAL BASIN FOTOĞRAFÇILARI DERNEĞİ'NCE (NPPA) KABUL EDİLEN:
FOTO MUHABİRLİĞİ ETİK KURALLARI
Çeviri: UMUR KOÇAK SEMİZ
A. GİRİŞ
1.NPPA'nın (National Press Phototgrapher Association - ABD Ulusal Basın Fotoğrafçıları Derneği) bütün üyeleri, Etik Kuralları’na uymakla yükümlüdür.
B. AMAÇ
1. Foto muhabirliğinin geliştirilmesini amaçlayan profesyonel bir topluluk olan Ulusal Foto Muhabirleri Derneği (NPPA), kamunun doğal yasasına, gerçeği arama özgürlüğüne ve toplumsal olaylar ile içinde yaşadığımız dünya ile ilgili doğru ve tam bilgi sahibi olma hakkına saygı duyar. NPPA, sözcüklerin anlamını zenginleştirmenin ve açıklamanın olanaksız olduğu durumlarda bir haberin tamamlanmış sayılamayacağına inanır. Olayları gerçekte olduğu gibi betimlemek, yaşanan olayları resimlemek ya da halkın yararına olan bir şeyin açıklanmasına yardımcı olmak amacıyla kullanılan fotoğrafların, halkın gelişmelerden doğru bir biçimde haberdar edilmesinde ve yaşlı ya da genç bütün insanların kamu alanına giren herhangi bir konuyu daha iyi anlamasına yardımcı olmada vazgeçilmez unsurlar olduğuna inanıyoruz. NPPA, foto muhabirlerinin kamu çıkarlarına hizmet ederken daima etik davranışların en yüksek standartlarına sadık kalması gerektiğini kabul eder.
C. ETİK KURALLARI
1. Hem bilim hem de sanat olarak foto muhabirliği, bu uğraşı meslek olarak seçenlerin en iyi düşünce ve çabalarına layıktır.
2. Foto muhabirliği, kamuya sadece birkaç mesleğin edebildiği düzeyde hizmet etme olanağı sağlar ve mesleğin bütün üyeleri, maddi hırslar gütmeyen etik davranışların yüksek standartlarına sadık kalmaya çalışmalıdır.
3. Doğru, dürüst ve yansız bilgi veren fotoğraflar çekmek için çaba harcamak, her foto muhabirinin kişisel sorumluluğu olmalıdır.
4. Gazeteci olarak en büyük değerimiz, güvenilirliktir. Belgesel foto muhabirliğinde bir fotoğrafın içeriğini kamuyu aldatacak şekilde (elektronik olarak ya da karanlık odada) değiştirmek yanlıştır. Bir fotoğrafta elektronik olarak yapılabilecek değişiklikler ile ilgili karar alırken adil ve doğru habercilik ilkelerinin kriter kabul edilmesi gerektiğine inanıyoruz.
5. Tanıtım, birçok durumda gereklidir. Ancak içeriği ne olursa olsun doğru olmayan açıklamalar, profesyonel foto muhabirlerine yakışmaz. Bu tür davranışları şiddetle kınıyoruz.
6. Mesleğimizin bütün üyelerine tek tek ve toptan cesaret vermek ve yardımcı olmak görevimizdir. Foto muhabirliğinin kalitesi, ancak bu böyle daha yüksek standartlara çıkarılabilir.
7. Basının hukuk tarafından tanınan tüm hak ve özgürlükleri ile bütün haber ve görsel bilgi kaynaklarına ulaşma özgürlüğünü korumaya çalışmak, her foto muhabirinin görevidir.
8. İş anlaşmaları, talepler ve ilişkilerdeki ölçütümüz, insanlığımızın ön plana çıkarılması olmalıdır. Bu ölçüt, NPPA'nın üyeleri olarak görevlerimizi daima dikkate almamızı zorunlu kılar. İş yaşamımızdaki her durumda ve bizden önce gelen sorumluluklarımızda başlıca düşüncemiz, sorumluluklarımızı ve görevlerimizi yerine getirmek olmalıdır. Görevimizi yerine getirirken, insan idealleri ile başarılarını varolan seviyeden daha yukarılara çıkarmak için çaba harcamalıyız.
9. Hiçbir etik kuralı, her durum hakkında önceden hüküm veremez. Bu nedenle etik ilkelerin uygulanmasında sağduyu ve doğru yargı zorunludur.
D. DEĞİŞTİRME
1. Madde XVII, sadece Yönetim Kurulu üyelerinin üçte ikisinin oyları ile değiştirilebilir ya da feshedilebilir.
09 Mayıs 2008
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi ve Kene Isırmaları
Gönderen
Suat Duman
zaman:
21:16
Mevsim yaza doğru gittikçe bazı hastalıklarda bizleri tehdit etmeye başladı.
Nedir bu hastalık? Özellikle iç anadolu bölgesinde yani Sivas, Yozgat, Tokat Erzincan Gümüşhane gibi illerin bulunduğu Kelkit Vadisi dediğimiz yörede sıkça rastlanan bir hastalık. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi.. Kısaca kene ısırması da diyebiliriz.
Bugün sabah saat 9 gibi Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş Hocamla basın mensupları olarak bir kahvaltı yaptık.. İlyas Dökmetaş hocam çok kıymetli konulardan bizlere bilgiler verdi sorularımızı yanıtladı..
Tabiki bizim gündemimizde iki konu vardı. Birisi KKKA dediğimiz hastalık diğeri de yaklaşan rektörlük seçimleriydi..
Konumuza gelecek olursak, İlyas hocam önce KKKA'nın nasıl ve nereden türediğini felan anlattı. 1944 Yılında Rusya'nın Kırım Şehride 1956 yılında da Kongo ülkesinde bu hastalığın görüldüğünü söyledi..
Ülkemizde ilk belirtiler 1997 yılında görülmüş.. 97-2002 yıllar arasında vaka görülmezken, 2002'den sonra artış olduğunu İlyas Hocam belirti. Tabi o kadar güzel anlatıyordu ki, herşeyi tıp dilinde de olsa rahat bir şekilde anlıyorduk.
HER KENE ISIRMASI HASTALIK ŞÜPHESİMİDİR? şeklinde bir soru geldi..
İlyas Hocam kendisinden emin bir şekilde hayır diyerek karşılık verdi ve anlatmaya başladı..
Özellikle vatandaşların dikkatli olması yönünde telkinlerde bulundu.
Vatandaşların piknik gezi gibi yerlere gidebileceğini söyleyen İlyas Hocam, dönüş sırasında mutlaka vücutlarının kontrol edilmesi gerektiğini söyledi..
KENE NASIL YAPIŞIR?
Bir çoğumuz daha önceleri kulaktan dolma bilgilerle bu konuyu takip ettik. Tabi bugün anlatılanlar çok daha farklıydı. Neydi bizim duyduklarımız? İşte Kene 1 metreye kadar zıplayıp bizleri ısırırmış? Hayır efendim böyle bir şey olmadığını öğrendik. Keneler özellikle ağaç yapraklarında ve çalılarda dururmuş. Canlının vücut ısısını algıladıkları zaman kendilerini bırakırlarmış ve kenenin vücuda yapışması da bu şakilde oluyor muş.
KORUNMA YOLLARI
Kene yapışmalarına veya ısırmalarına karşı Dökmetaş Hocam bazı telkinlerde de bulundu. Öncelikle piknik gezi gibi yerlere gittiğimizde paçalarımızı çoraplarımızın içine sokmamız gerekirmiş.
Ayrıyetten dönüş esnasında da muhakkak kontrol edilmesi gerektiğinin altını çizmiş hocam. İlyas Hocanın anlattıkları, benim haberleştirdiklerimden bir kısım önemli bilgiler burada başlıyor.
İNSANLARIMIZI KORKUTMAMALIYIZ
Bahar mevsimiyle birlikte Kırım Kongo Kanamalı Ateşi olgularının arttığını ifade eden Prof. Dr. Dökmetaş, insanların korkutulmaması gerektiğini, bilgilendirilmesi ve doğru bilginin aktarılması gerektiğini söyledi.
Prof. Dr. Dökmetaş Aynen şunları diyor bakın bu konuda..
"İnsanlar piknik alanlarına gitmesin mi? Gitmeli. Piknik alanları kapatılmamalı mı? Hayır kapatılmamalı. Çünkü belirli alanda piknik alanını kapattığınızda piknik için insanlar daha uzak bölgelere ve daha riskli bölgelere gidebiliyorlar. Benim burada önerim şu. Dağlık alanlarda, çalılık alanlarda gezildiğinde koruyucu önlemler alınmalı, çocuklar çıplak ayakla piknik alanlarda gezmemeli. Mümkünse dağlık alanlara gidildiğinde pantolonların paçası çoraplarla kapatılmalı, piknikten sonra vücut kontrolü yapılmalı. Kene tutunmalarında ve ısırmalarında salgıladıkları bir enzim nedeniyle ağrı oluşturmadan vücuda adapte olabiliyor. Hortumuyla girdiği kan alanından kan emiyor, vücudundaki mikroorganizmaları insana veriyor ve insandan da kan alarak yaşıyor. Kene canlıların kanını emerek beslenmesini sürdürüyor. Hastalık kış döneminde görünmüyor. Bunun nedeni kenelerin o dönemde çevresel faktörlerin etkisiyle yuvalarına dönmeleridir. Baharla birlikte beslenmek için dışarıya çıkan keneler beslenmeleri için bir canlı arıyorlar. Sığırlarda her zaman bilinir ve görülür keneler vardır. Eskiden bizim büyüklerimiz kene kırmak diye tabir edilen bir yöntemle o keneleri uzaklaştırıyorlardı. Bu işlem doğru değil. Hastalığın bulaşmasında kene ısırması kadar kenenin kırılması sırasında ellerde bulunan çatlak ve yaralardan mikroorganizmaların vücuda girmesi de rol oynuyor. Daha az olan bir başka bulaşma yoluysa vücuttaki yaralardan yakın temasla hastadan hastaya veya hastanede çalışan personele bulaşmasıdır. Mümkün olduğu kadar hastalığa neden olan kenelerden uzak bulunarak korunmalıyız”
Yani insanların panik yapmasına gerek olmadığını söylüyor..
HER KENE ÖLÜMCÜL DEĞİL
Onlarca kene çeşidi olduğunu da dile getiren Prof. Dr. Dökmetaş, her kene ısırmasının ölümcül olmadığını söyledi.
Kene ısırmasıyla karşılaşan bir insanın en yakın sağlık kuruluşuna başvurmasını da isteyen Prof. Dr. Dökmetaş, “Aradan geçen birkaç dakikalık zaman çok önemli değil ama yanlış yaparak o kenenin üzerine sigara söndürürsek, alkol dökersek veya onu elimizle kırmaya, çıkarmaya çalışırsak faydalı değil, zararlı olabilir. Ev ortamında bir cımbız veya pensetle, veya kenenin hortumuna bağlanabilecek bir iplik vasıtasıyla çıkarmak mümkün olabilir. Ev ortamında yapmamakta gerekir aslında, en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıyız. Her kene sokması ölümcül değil. Onlarca kene çeşidi var. Bunlardan hiyaloma dediğimiz bir cins kene bu hastalığı bulaştırıyor, diğerleri bulaştırmıyor. Bu nedenle bize müracaat eden hastalarda biz o kenenin incelemesini yapıyoruz. Sivas şehir merkezinde bu türden bir keneye biz rastlamadık geçtiğimiz yıllarda. Ama bu sene veya gelecek yıllarda olmayacağı anlamına gelmiyor bu. Çünkü geçen yıllarda Tokat bölgesinden hastalarımız daha çok iken geçen yıl Sivas bölgesi, Yozgat ve Erzincan bölgesindeki hasta ağırlığımızda bir artış oldu” dedi.
Yani; Hiç paniklemeden böyle bir durumda en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıymışız..
EN AZ 1 HAFTA HASTALAR GÖZLEMLENİR
Olgun ve erişkin kenelerin insanları ısırdığını ve vücut salgılarını insanların vücuduna enjekte ettiğini söyleyen Prof. Dr. Dökmetaş, kenenin en kısa sürede yapıştığı bölgeden çıkarılması gerektiğini ifade etti.
Hocam şunlara değindi; “Kene ısırdıktan sonra en kısa sürede çıkarılmalı. Zaman yok. 1 saatte çıkarılırsa hastalık oluşmaz, iki gün beklenirse hastalık olur diye bir kaide yok. Her kene ısırmasında hastalık oluşacak diye de bir gerekçe yok. Her kene ısırmasında hastalık oluşmuyor ama geçen zaman tabiî ki kan emmesi ve vücut sıvılarını vermesi açısından hastalığın bulaşma ihtimalini artırabiliyor. Bu ısırmadan 1-6 gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkmaya başlıyor. Kene ısırması tablosuyla gelen bir hasta bir hafta 10 gün süresiyle gözlem altında tutuluyor. Hastanede yatırmıyoruz biz bu hastaları. Başlangıç kan değerlerine bakıyoruz, muayene bulgularımızı yapıyoruz. 1 hafta içerisinde kan değerlerinde bir değişiklik ve bozulma yoksa hastada ateş yoksa kanama yoksa bu hastaya şunu söylüyoruz. Kene ısırması oldu ama bu hastalık sizde oluşmadı, bir hafta daha sizi takip edeceğiz diyoruz. Bu bir haftalık sürede de herhangi bir belirti, bulgu olmazsa korkulacak bir şey yok diyoruz. İnsanlarımızın paniklememesini istiyoruz. Kene ısırması olduğunda mutlaka bir sağlık kuruluşuna da başvurmalarını istiyoruz” dedi.
İLAÇLAMA DOĞRU DEĞİL
Sağlık Bakanlığı, Tarım Bakanlığı ile birlikte kendilerinin de ilaçlama ile kenelerin önüne geçilemeyeceğini bildiklerini ifade eden Prof. Dr. Dökmetaş, “İlaçlama ile alanlardan kenelerin yok edilemeyeceği, bu sırada başka canlılara da zarar verileceği konusunda ortak görüşteyiz. Çok özel durumlarda ilaç yapılabilir ama genel olarak uygulamamız Türkiye’nin hangi alanını ilaçlayacaksınız. Kelkit Vadisi’ni düşünün binlerce kilometrelik alan. Bu alanın neresini ilaçlayacaksınız. Bir alanı ilaçladığınızda keneler diğer canlı hayvanlarla bir alandan diğer alana geçebiliyor” dedi.
Kısacası ilaçlama olayı kesin çözüm değilmiş.
KENELERİN DÜŞMANI KARINCALARMIŞ
Kuş gribi vakasıyla birlikte yapılan kanatlı itlafları sonucunda kenelerin arttığı yönündeki söylemleri de cevaplayan Prof. Dr. Dökmetaş, kuş gribinin son 3 yıldır gündemde olduğunu, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı bulgularının ise 1989 yılından itibaren görüldüğünü söyledi.
Prof. Dr. Dökmetaş,“1989 yılında kuş gribi yoktu. 2002 yılında bu hastalıktan bizim hastanemize yatan 15 olgu vardı, kuş gribi yoktu. Kuş gribi son 3 yıl içerisinde gündemimize geldi. İnsanlarımızın ve bilim insanlarımızın bir kısmı tavukların keneleri topladığını, bu nedenle kene popülasyonunda azalma olduğunu söylüyor. Dağlık alanlarda, tavukların olmadığı alanlarda bunlar çoğunlukla yaşıyor. Kenelerin azalması popülasyonunda en önemli rolü oynayan karıncalar. (Kuş gribi sonrasında kanatlı hayvan türünde azalma oldu, bu nedenle kene hastalığı arttı) sözleri doğru değil. Tavuk itlafları Manyas’ta, Bolu’da yapıldı, o bölgede Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı yok. Tokat bölgesinde, Ordu’da, Giresun’da tavuk itlafı çok fazla yaşanmadı, hastalık bu bölgede var” dedi.
BİLOYOJİK SİLAH OLDUĞUNA İNANMIYORUM (KANDIRMACALARA İNANMAYIN)
Kenelerin başka ülkeler tarafından ülkemizde biyolojik silah olarak kullanıldığı şeklindeki söylemlere de inanmadığını dile getiren Prof. Dr. Dökmetaş, “Biyolojik silah olarak bunların çoğaldığı söylenebiliyor. Evet biyolojik silahlar günümüzde var. Birçok ülke bunu kullanıyor ama ben bunun bir biyolojik silah olarak ülkemizde kullanıldığına inanmıyorum. Çünkü biyolojik silah anlamıyla bunu kullanan insan Tokat bölgesinde bunu kullanmaz, ülkemizin insanların çok yoğun olarak yaşadığı, turizmin çok canlı olduğu alanlarda bu hastalığın yayılması bize belki bunu düşündürebilirdi” dedi.
Tabi ben yazının çok faydalı olacağına inandığım için hem haberleştirdiğim metin bölümlerinden hemde kendi yorumlarımı katarak böyle bir yazı yazdım.
Yazıyı özetleyecek olursak;
1- Kene olayını amerikalılar getirdi diyorlar; Böyle bir şey yokmuş.(Mantıkende doğru üst tarafı tekrar gözden geçirin)
2- Kene hastalığının Kuş gribi ile alakası yokmuş.
3- Kenelere karşı ilaçlama işi kesin çözüm değilmiş.
4- Keneleri daha çok karıncalar yok ediyormuş
5- Her kene ısırması ölümcül değilmiş
6- Kene ısırmalarında panik yapmadan en yakın sağlık kuruluşuna gitmeliymişiz..
7- İnsanlar piknik gezi gibi aktivitelerini yapabilirlermiş ( gerekli tedbirler alınır dönüş kontrolü felan)
8- Kene tarafından sokulan hastalar 10 gün gözlem altında tutuluyormuş.
Bugünkü en önemli izlenimlerimi sizlere aktardım.. Umarım işinize yarayacak şeyler olmuştur.
Nedir bu hastalık? Özellikle iç anadolu bölgesinde yani Sivas, Yozgat, Tokat Erzincan Gümüşhane gibi illerin bulunduğu Kelkit Vadisi dediğimiz yörede sıkça rastlanan bir hastalık. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi.. Kısaca kene ısırması da diyebiliriz.
Bugün sabah saat 9 gibi Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş Hocamla basın mensupları olarak bir kahvaltı yaptık.. İlyas Dökmetaş hocam çok kıymetli konulardan bizlere bilgiler verdi sorularımızı yanıtladı..
Tabiki bizim gündemimizde iki konu vardı. Birisi KKKA dediğimiz hastalık diğeri de yaklaşan rektörlük seçimleriydi..
Konumuza gelecek olursak, İlyas hocam önce KKKA'nın nasıl ve nereden türediğini felan anlattı. 1944 Yılında Rusya'nın Kırım Şehride 1956 yılında da Kongo ülkesinde bu hastalığın görüldüğünü söyledi..
Ülkemizde ilk belirtiler 1997 yılında görülmüş.. 97-2002 yıllar arasında vaka görülmezken, 2002'den sonra artış olduğunu İlyas Hocam belirti. Tabi o kadar güzel anlatıyordu ki, herşeyi tıp dilinde de olsa rahat bir şekilde anlıyorduk.
HER KENE ISIRMASI HASTALIK ŞÜPHESİMİDİR? şeklinde bir soru geldi..
İlyas Hocam kendisinden emin bir şekilde hayır diyerek karşılık verdi ve anlatmaya başladı..
Özellikle vatandaşların dikkatli olması yönünde telkinlerde bulundu.
Vatandaşların piknik gezi gibi yerlere gidebileceğini söyleyen İlyas Hocam, dönüş sırasında mutlaka vücutlarının kontrol edilmesi gerektiğini söyledi..
KENE NASIL YAPIŞIR?
Bir çoğumuz daha önceleri kulaktan dolma bilgilerle bu konuyu takip ettik. Tabi bugün anlatılanlar çok daha farklıydı. Neydi bizim duyduklarımız? İşte Kene 1 metreye kadar zıplayıp bizleri ısırırmış? Hayır efendim böyle bir şey olmadığını öğrendik. Keneler özellikle ağaç yapraklarında ve çalılarda dururmuş. Canlının vücut ısısını algıladıkları zaman kendilerini bırakırlarmış ve kenenin vücuda yapışması da bu şakilde oluyor muş.
KORUNMA YOLLARI
Kene yapışmalarına veya ısırmalarına karşı Dökmetaş Hocam bazı telkinlerde de bulundu. Öncelikle piknik gezi gibi yerlere gittiğimizde paçalarımızı çoraplarımızın içine sokmamız gerekirmiş.
Ayrıyetten dönüş esnasında da muhakkak kontrol edilmesi gerektiğinin altını çizmiş hocam. İlyas Hocanın anlattıkları, benim haberleştirdiklerimden bir kısım önemli bilgiler burada başlıyor.
İNSANLARIMIZI KORKUTMAMALIYIZ
Bahar mevsimiyle birlikte Kırım Kongo Kanamalı Ateşi olgularının arttığını ifade eden Prof. Dr. Dökmetaş, insanların korkutulmaması gerektiğini, bilgilendirilmesi ve doğru bilginin aktarılması gerektiğini söyledi.
Prof. Dr. Dökmetaş Aynen şunları diyor bakın bu konuda..
"İnsanlar piknik alanlarına gitmesin mi? Gitmeli. Piknik alanları kapatılmamalı mı? Hayır kapatılmamalı. Çünkü belirli alanda piknik alanını kapattığınızda piknik için insanlar daha uzak bölgelere ve daha riskli bölgelere gidebiliyorlar. Benim burada önerim şu. Dağlık alanlarda, çalılık alanlarda gezildiğinde koruyucu önlemler alınmalı, çocuklar çıplak ayakla piknik alanlarda gezmemeli. Mümkünse dağlık alanlara gidildiğinde pantolonların paçası çoraplarla kapatılmalı, piknikten sonra vücut kontrolü yapılmalı. Kene tutunmalarında ve ısırmalarında salgıladıkları bir enzim nedeniyle ağrı oluşturmadan vücuda adapte olabiliyor. Hortumuyla girdiği kan alanından kan emiyor, vücudundaki mikroorganizmaları insana veriyor ve insandan da kan alarak yaşıyor. Kene canlıların kanını emerek beslenmesini sürdürüyor. Hastalık kış döneminde görünmüyor. Bunun nedeni kenelerin o dönemde çevresel faktörlerin etkisiyle yuvalarına dönmeleridir. Baharla birlikte beslenmek için dışarıya çıkan keneler beslenmeleri için bir canlı arıyorlar. Sığırlarda her zaman bilinir ve görülür keneler vardır. Eskiden bizim büyüklerimiz kene kırmak diye tabir edilen bir yöntemle o keneleri uzaklaştırıyorlardı. Bu işlem doğru değil. Hastalığın bulaşmasında kene ısırması kadar kenenin kırılması sırasında ellerde bulunan çatlak ve yaralardan mikroorganizmaların vücuda girmesi de rol oynuyor. Daha az olan bir başka bulaşma yoluysa vücuttaki yaralardan yakın temasla hastadan hastaya veya hastanede çalışan personele bulaşmasıdır. Mümkün olduğu kadar hastalığa neden olan kenelerden uzak bulunarak korunmalıyız”
Yani insanların panik yapmasına gerek olmadığını söylüyor..
HER KENE ÖLÜMCÜL DEĞİL
Onlarca kene çeşidi olduğunu da dile getiren Prof. Dr. Dökmetaş, her kene ısırmasının ölümcül olmadığını söyledi.
Kene ısırmasıyla karşılaşan bir insanın en yakın sağlık kuruluşuna başvurmasını da isteyen Prof. Dr. Dökmetaş, “Aradan geçen birkaç dakikalık zaman çok önemli değil ama yanlış yaparak o kenenin üzerine sigara söndürürsek, alkol dökersek veya onu elimizle kırmaya, çıkarmaya çalışırsak faydalı değil, zararlı olabilir. Ev ortamında bir cımbız veya pensetle, veya kenenin hortumuna bağlanabilecek bir iplik vasıtasıyla çıkarmak mümkün olabilir. Ev ortamında yapmamakta gerekir aslında, en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıyız. Her kene sokması ölümcül değil. Onlarca kene çeşidi var. Bunlardan hiyaloma dediğimiz bir cins kene bu hastalığı bulaştırıyor, diğerleri bulaştırmıyor. Bu nedenle bize müracaat eden hastalarda biz o kenenin incelemesini yapıyoruz. Sivas şehir merkezinde bu türden bir keneye biz rastlamadık geçtiğimiz yıllarda. Ama bu sene veya gelecek yıllarda olmayacağı anlamına gelmiyor bu. Çünkü geçen yıllarda Tokat bölgesinden hastalarımız daha çok iken geçen yıl Sivas bölgesi, Yozgat ve Erzincan bölgesindeki hasta ağırlığımızda bir artış oldu” dedi.
Yani; Hiç paniklemeden böyle bir durumda en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıymışız..
EN AZ 1 HAFTA HASTALAR GÖZLEMLENİR
Olgun ve erişkin kenelerin insanları ısırdığını ve vücut salgılarını insanların vücuduna enjekte ettiğini söyleyen Prof. Dr. Dökmetaş, kenenin en kısa sürede yapıştığı bölgeden çıkarılması gerektiğini ifade etti.
Hocam şunlara değindi; “Kene ısırdıktan sonra en kısa sürede çıkarılmalı. Zaman yok. 1 saatte çıkarılırsa hastalık oluşmaz, iki gün beklenirse hastalık olur diye bir kaide yok. Her kene ısırmasında hastalık oluşacak diye de bir gerekçe yok. Her kene ısırmasında hastalık oluşmuyor ama geçen zaman tabiî ki kan emmesi ve vücut sıvılarını vermesi açısından hastalığın bulaşma ihtimalini artırabiliyor. Bu ısırmadan 1-6 gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkmaya başlıyor. Kene ısırması tablosuyla gelen bir hasta bir hafta 10 gün süresiyle gözlem altında tutuluyor. Hastanede yatırmıyoruz biz bu hastaları. Başlangıç kan değerlerine bakıyoruz, muayene bulgularımızı yapıyoruz. 1 hafta içerisinde kan değerlerinde bir değişiklik ve bozulma yoksa hastada ateş yoksa kanama yoksa bu hastaya şunu söylüyoruz. Kene ısırması oldu ama bu hastalık sizde oluşmadı, bir hafta daha sizi takip edeceğiz diyoruz. Bu bir haftalık sürede de herhangi bir belirti, bulgu olmazsa korkulacak bir şey yok diyoruz. İnsanlarımızın paniklememesini istiyoruz. Kene ısırması olduğunda mutlaka bir sağlık kuruluşuna da başvurmalarını istiyoruz” dedi.
İLAÇLAMA DOĞRU DEĞİL
Sağlık Bakanlığı, Tarım Bakanlığı ile birlikte kendilerinin de ilaçlama ile kenelerin önüne geçilemeyeceğini bildiklerini ifade eden Prof. Dr. Dökmetaş, “İlaçlama ile alanlardan kenelerin yok edilemeyeceği, bu sırada başka canlılara da zarar verileceği konusunda ortak görüşteyiz. Çok özel durumlarda ilaç yapılabilir ama genel olarak uygulamamız Türkiye’nin hangi alanını ilaçlayacaksınız. Kelkit Vadisi’ni düşünün binlerce kilometrelik alan. Bu alanın neresini ilaçlayacaksınız. Bir alanı ilaçladığınızda keneler diğer canlı hayvanlarla bir alandan diğer alana geçebiliyor” dedi.
Kısacası ilaçlama olayı kesin çözüm değilmiş.
KENELERİN DÜŞMANI KARINCALARMIŞ
Kuş gribi vakasıyla birlikte yapılan kanatlı itlafları sonucunda kenelerin arttığı yönündeki söylemleri de cevaplayan Prof. Dr. Dökmetaş, kuş gribinin son 3 yıldır gündemde olduğunu, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı bulgularının ise 1989 yılından itibaren görüldüğünü söyledi.
Prof. Dr. Dökmetaş,“1989 yılında kuş gribi yoktu. 2002 yılında bu hastalıktan bizim hastanemize yatan 15 olgu vardı, kuş gribi yoktu. Kuş gribi son 3 yıl içerisinde gündemimize geldi. İnsanlarımızın ve bilim insanlarımızın bir kısmı tavukların keneleri topladığını, bu nedenle kene popülasyonunda azalma olduğunu söylüyor. Dağlık alanlarda, tavukların olmadığı alanlarda bunlar çoğunlukla yaşıyor. Kenelerin azalması popülasyonunda en önemli rolü oynayan karıncalar. (Kuş gribi sonrasında kanatlı hayvan türünde azalma oldu, bu nedenle kene hastalığı arttı) sözleri doğru değil. Tavuk itlafları Manyas’ta, Bolu’da yapıldı, o bölgede Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı yok. Tokat bölgesinde, Ordu’da, Giresun’da tavuk itlafı çok fazla yaşanmadı, hastalık bu bölgede var” dedi.
BİLOYOJİK SİLAH OLDUĞUNA İNANMIYORUM (KANDIRMACALARA İNANMAYIN)
Kenelerin başka ülkeler tarafından ülkemizde biyolojik silah olarak kullanıldığı şeklindeki söylemlere de inanmadığını dile getiren Prof. Dr. Dökmetaş, “Biyolojik silah olarak bunların çoğaldığı söylenebiliyor. Evet biyolojik silahlar günümüzde var. Birçok ülke bunu kullanıyor ama ben bunun bir biyolojik silah olarak ülkemizde kullanıldığına inanmıyorum. Çünkü biyolojik silah anlamıyla bunu kullanan insan Tokat bölgesinde bunu kullanmaz, ülkemizin insanların çok yoğun olarak yaşadığı, turizmin çok canlı olduğu alanlarda bu hastalığın yayılması bize belki bunu düşündürebilirdi” dedi.
Tabi ben yazının çok faydalı olacağına inandığım için hem haberleştirdiğim metin bölümlerinden hemde kendi yorumlarımı katarak böyle bir yazı yazdım.
Yazıyı özetleyecek olursak;
1- Kene olayını amerikalılar getirdi diyorlar; Böyle bir şey yokmuş.(Mantıkende doğru üst tarafı tekrar gözden geçirin)
2- Kene hastalığının Kuş gribi ile alakası yokmuş.
3- Kenelere karşı ilaçlama işi kesin çözüm değilmiş.
4- Keneleri daha çok karıncalar yok ediyormuş
5- Her kene ısırması ölümcül değilmiş
6- Kene ısırmalarında panik yapmadan en yakın sağlık kuruluşuna gitmeliymişiz..
7- İnsanlar piknik gezi gibi aktivitelerini yapabilirlermiş ( gerekli tedbirler alınır dönüş kontrolü felan)
8- Kene tarafından sokulan hastalar 10 gün gözlem altında tutuluyormuş.
Bugünkü en önemli izlenimlerimi sizlere aktardım.. Umarım işinize yarayacak şeyler olmuştur.
07 Mayıs 2008
Binlerce yılın öfkesi
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:14

Burma'daki kasırga felaketinden sonra dünyanın diğer ucundaki Şili'de, yeryüzü tarihinde binlerce yıldır ilk kez görünen bir olay gerçekleşti...
Haber ajansları, haber siteleri televizyonlar bu başlıkla duyurdu bu fotoğrafı..
Gerçekten çekilmesi çok güç, çok zor bir fotoğraf. Doğanın harikalığını ne kadar iyi anlatıyor.
Fotoğrafta Volkan patlaması ve yıldırım bir arada...
Bakın bu öfkedeki fotoğrafa gerçekten olamaz böyle bir şey.Baktıkca nutkum tutuldu..

Google şifreleri tehlikedeymiş
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:08
Az önce Hürriyette okudum, onlarda Chip'ten almışlar.
Haberde google şifrelerinin çalınabileceği vurgulanmış. Okurları dikkatli olmaya çağırmışlar.
Çalınmaya neden olanda bir spam eposta imiş...
Google Adwords kullanıcılarının şifrelerini çalmayı hedefliyormuş..
Her ne ise doğruluk payı olan bir haber. Dikkatli olalım yeter.
Haberde google şifrelerinin çalınabileceği vurgulanmış. Okurları dikkatli olmaya çağırmışlar.
Çalınmaya neden olanda bir spam eposta imiş...
Google Adwords kullanıcılarının şifrelerini çalmayı hedefliyormuş..
Her ne ise doğruluk payı olan bir haber. Dikkatli olalım yeter.
Photoshop'un sunduğu nimetler
Gönderen
Suat Duman
zaman:
17:11
Fotoğraf ve resim diyince ilk aklımıza gelen programlardan birisi elbette ki photoshoptur. Herkesin duyduğu, çoğumuzun kullandığı bir araç bugün kendisine yeni bir görünüm vermiştir. Adına anında düzenleme diyoruz.(online photoshop) () Nedir bu? Kısaca bahsetmek gerekirse;
Amacı:
Bu programın amacı elbetteki fotoğraf veya resimlerle sık sık haşır neşir olan arkadaşlarımıza programı bilgisayarına yüklemeden düzenleme seçeneği vermesidir. İnternet üzerinden yapılan bu işlemlerde tıpkı bilgisayarınıza yüklü photoshop gibi kullanabilmeniz.
İşlevi:
Adobe çıkartığı yeni yazılımı ile internet üzerinden fotoğraf/resim düzenlemenize yardımcı olurken bir çok fotoğraf formatını da hizmetinize sunuyor. İşlevsel bakımdan geliştirilmeye açık olması en büyük avantajı gibi gözüküyor.
Çalışması:
Sistemin çalışması şu şekilde gerçekleşiyor. Öncelikle firmanın sitesine üye oluyorsunuz. Üyelik işleminden sonra girişinizi yapıyorsunuz ve karşınıza photoshop'un internetteki versiyonu çıkıyor. Programı az çok bilenler zaten bakınca anlıyorlar. Akabinde düzenlemenizi yapıyorsunuz isterseniz fotoğrafı/resmi bilgisayarınıza, isterseniz sistemin size verdiği 2 gb'lik alana yükleyebiliyorsunuz.
Programın çalışması artı ve eksileri;
Artıları: Acil durumlarda yardımınıza koşması. Anında düzenleme seçeneklerinin bulunması .2 Gb’lik bir alan vermesi. Bir çok formatı desteklemesi.
Eksileri: Benim gibi devamlı fotoğraf çeken kişilerin daha doğrusu foto muhabirlerinin kullandığı raw formatını desteklememesi.
Not: Bu yazı http://blog.wolkanca.com adresinde de yayınlanmıştır.
Saygı ve sevgilerimle.
Amacı:
Bu programın amacı elbetteki fotoğraf veya resimlerle sık sık haşır neşir olan arkadaşlarımıza programı bilgisayarına yüklemeden düzenleme seçeneği vermesidir. İnternet üzerinden yapılan bu işlemlerde tıpkı bilgisayarınıza yüklü photoshop gibi kullanabilmeniz.
İşlevi:
Adobe çıkartığı yeni yazılımı ile internet üzerinden fotoğraf/resim düzenlemenize yardımcı olurken bir çok fotoğraf formatını da hizmetinize sunuyor. İşlevsel bakımdan geliştirilmeye açık olması en büyük avantajı gibi gözüküyor.
Çalışması:
Sistemin çalışması şu şekilde gerçekleşiyor. Öncelikle firmanın sitesine üye oluyorsunuz. Üyelik işleminden sonra girişinizi yapıyorsunuz ve karşınıza photoshop'un internetteki versiyonu çıkıyor. Programı az çok bilenler zaten bakınca anlıyorlar. Akabinde düzenlemenizi yapıyorsunuz isterseniz fotoğrafı/resmi bilgisayarınıza, isterseniz sistemin size verdiği 2 gb'lik alana yükleyebiliyorsunuz.
Programın çalışması artı ve eksileri;
Artıları: Acil durumlarda yardımınıza koşması. Anında düzenleme seçeneklerinin bulunması .2 Gb’lik bir alan vermesi. Bir çok formatı desteklemesi.
Eksileri: Benim gibi devamlı fotoğraf çeken kişilerin daha doğrusu foto muhabirlerinin kullandığı raw formatını desteklememesi.
Not: Bu yazı http://blog.wolkanca.com adresinde de yayınlanmıştır.
Saygı ve sevgilerimle.
06 Mayıs 2008
Bir fotograf ve uzerimde bıraktığı düşünceler
Gönderen
Suat Duman
zaman:
17:24

Nisan ayının başlarına doğru, sabah saat 5 gibi telefonum çalıyor. Arayan kişi çok sevdiğim bir komutanım...
Heyecanlı bir ses ile, Suat son olayı duydun mu? diye soruyor..
-Hayır Komutanım hayırdır ne oldu?
-Samsun'da Sivaslı bir Uzman Çavuşu şehit ettiler...
Konuşma bu şekilde sürerken detaylarını konuşuyoruz.. Tabi o saatten sonra daha uyku tutmuyor beni.
Telefonumu tekrar elime alıyorum. Diğer muhabir arkadaşları arıyorum ve bilgiler veriyorum..
Zaman ilerledikçe ilerliyor saat 7:30 olduğunda evden çıkıyorum.. Yanımda tüm ekipmanlarım var.Otobüse binip giderken aklımda hep o günün stresli geçeceğine dair belirtiler oluyor..
Aynı günlerde Polis haftası kutlamaları var. Program dahilinde Şehitliğe geçeceğim..Gazeteden arabayla beni şehitliğe bırakıyorlar. Oradaki feryadı figanı duydukça daha da üzülmeye başlıyorum. Aceba kelimesi geçiyor hep içimden.
Programı bitiriyoruz ve gazeteye gelip şehit cenazesinin gelmesini bekliyoruz..
İkindi ezanıyla birlikte Ulu Camii önüne hareket ediyoruz. Kalabalık Mülki ve Askeri erkan orada.. Namazdan çıkan vatandaşlar orada.. Bizler oradayız.. En önemlisi şehidin yakınları orada. ağlayanlar sızlayanlar, dua edenler bayılanlar..
Tam bir karmaşa ortasında kalmışken, nihayet beklenen geliyor ve cenazeyi getiren erler beliriyor.. Fotoğraf makinem yanımda. Durmadan fotoğraf çekiyorum. Cenazeyi çekiyorum, yakınlarını çekiyorum.. Dönüyorum arkamı askerleri çekiyorum.
Namaza duruyorlar bir çok kişi.. İl Müftüsü namazı kıldırken göz yaşları sel oluyor..
Bitiyor akabinde.. Ebedi yolculuğuna çıkmaya hazırlanırken bir grubun sadece bağırdığını duyuyorum.. O hızlada sadece 2 kare fotoğraf çekebiliyorum..
Sonra şehidin yakını bir anda ortalığı buz kesecek bağırmasını yapıyor...
-Şov yapmayın burada....
Ortalık bir anda buz kesiyor. Kimseden gık çıkmıyor..
Bağıranlar ise utançlarından ne yapacaklarını bilemez durumda..
Defin olayı gerçekleştikten sonra alelacele gazeteye geliyorum.. Fotoğrafları ayarlayıp bir yandan da haberi yazmaya koyuluyorum..
Aradan zaman geçtikçe aklıma gelen ve tüylerimi diken diken eden bu olayı sanki her gün yaşıyormuşum gibi..
Fotoğrafı gönderdiğim bir çok paylaşım sitesinde tartışmalar oldu.. olumlu ve olumsuz görüşler eleştiriler aldım.
Bir çok yerde yazmıştım benim için bazı değerler herşeyin üzerindedir.
Fotoğrafta bulunan kişilerin orada ne işi vardı?
Siyasi fikirlerini beyan etmek adına neden böyle bir acı günü kendilerine seçmişlerdi?
Hepsinden ziyade, neden insanların acılarını paylaşmak yerine bu tür olayları seçiyorlardı kendilerine?
Fotoğraf yukarıda.. Olaylar anlattığım şekilde..
Varın gerisini siz yorumlayın.
HIDRELLEZ BAHAR BAYRAMI
Gönderen
Suat Duman
zaman:
12:38

Baharın müjdecisi, Yazın başlangıcı olarak kabul edilen Hıdrellez Bahar Bayramı tüm yurtta coşkuyla kutlanırken, Sivas'ta sönük kaldı.
İşim gereği programı takip etmem gerekiyordu. Sabah 10:30 gibi bürodan çıkıp Sivas Kalesinde bulunan kutlama alınına ulaştım.
Gittiğimde ilk dikkatimi çeken şeyin, kutlama programına katılımın çok düşük olması ikincisi ise, soğuk havaya rağmen küçücük çocukların tören alanına getirilmesi oldu..
Herneyse, Vali Veysel Dalmaz'ın katılımının ardından program başladı..
Program başladı başlamasına da dikkat çeken konularda birbirini izlemeye başladı.
İlk dikkatimi çeken konu, protokol konuşmacılarının sıralarının şaşırtılmasıydı..
Belediye Başkanı konuşma yapmadan önce Valiyi davet etmeleri sırayı ne denli takip ettiklerinin de bir göstergesi oldu.
İsimlerin yanlış okunması da cabası... Vali Veysel Dalmaz'ın adını Vali Veysel Dalmız şeklinde okuyan sunucu insanları şaşırttı...
Her ne ise, protokol konuşmaları bir şekilde atlatıldı atlatılmasına ama bu sefer yine sunucu faciası yaşadık..
Hıdrellez'in gereklerinden olan oyunlara geçildiğinde sunucunun yüzünde bir sinirlenmedir belirlendi.. Gereksiz yere çocuklara bağırıyor çağırıyor.. Devlet memuru olmasına karşın, ilin mülki amirinin karşısında olmasına rağmen hiç aldırış etmeden bu tutumuna devam ediyor.. Sonuç olarak öğretmenlerle tartışmaya giriliyor..
Programın sonlarına doğru yapılan rezillikleri daha fazla görüntülemek istemeyen basın mensupları kutlama yerini terk ettiler.. En iyisini yaptığımız düşünüyorum ama yinede bir şeylerin bilinmesinde fayda vardır her zaman..
Sivas İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü bir kutlama yapayım derken ortalığın tamamen karışmasına neden oldu.. Anlaşılıyor ki, İl kültür ve Turizm Müdürlüğü daha profesyonel kadrolarla çalışmalı.. Hatta ilk düşünce olarak kültür müdürünün görevi bırakması daha faydalı olur.. Sivas gibi bir yeri kaldıramıyorsun Sayın Pürlü...
05 Mayıs 2008
Youtube Mayıs ayı yasaklaması geldi
Gönderen
Suat Duman
zaman:
17:37
Bugün (5 Mayıs) Youtube'dan videoya bakacaktım ki, kapandığını gördüm.
Daha öncede sık sık kapanan Youtube bugün yine kapanmış vaziyette idi..
Bugün neden kapandığını bir türlü bulamadım. Önceden Kim tarafından, (hangi kurum) neden kapatıldığı yazıyordu...
Bilginiz olsun.. bu gidişle bir kaç gün daha heralde giremeyeceğiz yotube'ye
Daha öncede sık sık kapanan Youtube bugün yine kapanmış vaziyette idi..
Bugün neden kapandığını bir türlü bulamadım. Önceden Kim tarafından, (hangi kurum) neden kapatıldığı yazıyordu...
Bilginiz olsun.. bu gidişle bir kaç gün daha heralde giremeyeceğiz yotube'ye
04 Mayıs 2008
Sivas'a Bereket geldi
Gönderen
Suat Duman
zaman:
13:16
Sivasspor ile Galatasaray maçının oynanmasına saatler kala yüzü en çok gülen kesimler şüphesiz esnaflar oldu.
Şampiyonluğun büyük oranda belli olacağı karşılaşma öncesinde maçı izlemek için İstanbul ve çevre illerden Sivas'a gelen taraftarlar sokakların hareketlenmesine sebep oldu.
Tarihinin en kalabalık günlerine tanıklık eden Sivas sokaklarında hareketlilik yaşanırken, bu durumdan en fazla fayda görenler ise Sivas esnafı oldu.
Özellikle geçmişin kötü anılarını silmek isteyen Sivas'ta bu tür güzelliklerin yaşanması bende dahil olmak üzere tüm Sivaslıların beğenisini kazandı.
Canlı yayın araçları, fotoğraf makineleri, kameralarıyla tüm Türkiye'ye hatta dünyaya görüntüleri geçen gazeteciler, Sivas'ta yaşanan güzellikleri an ve an izleyici ve okuyucularla buluşturuyorlar.
Herkese teşekkür etmek gerekir.
Bugün İstasyon caddesinde bende fotoğraf makinemle taraftarları karelerken bir pankart çok dikkatimi çekti.
Pankartta şunlar yazıyordu...
"Bize bu gururu yaşatanlar... Hiç kimse sevilmedi sizin kadar"
Gerçektende öyle. Hiç kimse sevilmedi sizin kadar.
Şampiyonluğun büyük oranda belli olacağı karşılaşma öncesinde maçı izlemek için İstanbul ve çevre illerden Sivas'a gelen taraftarlar sokakların hareketlenmesine sebep oldu.
Tarihinin en kalabalık günlerine tanıklık eden Sivas sokaklarında hareketlilik yaşanırken, bu durumdan en fazla fayda görenler ise Sivas esnafı oldu.
Özellikle geçmişin kötü anılarını silmek isteyen Sivas'ta bu tür güzelliklerin yaşanması bende dahil olmak üzere tüm Sivaslıların beğenisini kazandı.
Canlı yayın araçları, fotoğraf makineleri, kameralarıyla tüm Türkiye'ye hatta dünyaya görüntüleri geçen gazeteciler, Sivas'ta yaşanan güzellikleri an ve an izleyici ve okuyucularla buluşturuyorlar.
Herkese teşekkür etmek gerekir.
Bugün İstasyon caddesinde bende fotoğraf makinemle taraftarları karelerken bir pankart çok dikkatimi çekti.
Pankartta şunlar yazıyordu...
"Bize bu gururu yaşatanlar... Hiç kimse sevilmedi sizin kadar"
Gerçektende öyle. Hiç kimse sevilmedi sizin kadar.
03 Mayıs 2008
Yavuz Donat
Gönderen
Suat Duman
zaman:
23:42

Galatasaray kafilesi Sivas'a gelmeden bir gün önce gazeteciler Sivas'a akın etmişti bile. Maç öncesi korkumuz, takımın havaya sokulmasıydı. Çok şükür o beklediklerimiz olmadı..
Daha öncede Sabah grubundan Savaş Ay ile tanışma imkanım olmuştu. Bu seferde Yavuz Donat ile tanıştık. Gerçekten çok iyi bir gazeteci olmasının yanında iyi de bir insan.
Herkesle muhabbet eden herkesle konuşan sorunları dinleyen bir ağabeyimiz.
Yazılarını zevkle okuyordum. Tanıştıktan sonra da neden bu kadar beğeni kazandığını anladım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


