08 Kasım 2009

Filmler dvd ile satılacak



DVD'de film izleme dönemi tarihe karışmak üzere... Sinema sektörünün önde gelen isimlerinden Paramount Digital Entertainment ile USB hafıza üreticilerinden Kingston, yaptıkları son antlaşma neticesinde filmleri artık DVD yerine USB hafıza ile izleyicilere ulaştıracak.

Film şirketi Paramount Digital Entertainment ile USB hafıza üreticilerinden Kingston arasında yapılan bir anlaşma filmlerin DVD medyası dışında USB hafızayla satışa sunmayı öngörüyor.
Anlaşmaya göre artık filmler DVD veya benzeri optik diskler üzerinden değil USB hafıza üzerinden kullanıcılara sunulacak. Diğer bir deyişle, örneğin Transformers filmini evinde izlemek isteyenler artık Transformers'ın DVD'sini almak yerine Kingston'ın satışa sunduğu USB hafızayı satın almak durumunda olacak.
Böylece kullanıcılar filmi satın almalarının yanında USB hafıza da edinmiş olacak. Yapılan bu anlaşmayla DVD ve Blu-ray sürücüleri olmayan kullanıcıların USB hafıza ile filmlere ulaşması hedefleniyor.
Ancak bu yönteme sıcak bakmayanlar da yok değil. Özellikle USB hafızayla birlikte film satın alma fikrine sıcak bakmayanların ortak görüşü, USB hafıza ile filmi edinmenin DVD'ye göre çok daha pahalı olacak olması.
Transformers filminin Kingston USB hafızayla birlikte satış fiyatı 29.99 dolar olarak belirlenirken filmlerin standart çözünürlükte olacağı belirtildi.

04 Kasım 2009

Divriği Ulu Camii Belgeseli

Yakında geliyor

Çalışmaya başlayalı uzun zaman oldu. yaklaşık 5 aydır televizyon da çalşıyorum . Bundan sonrası için bakalım ne olacak ama yapmak istediğim birşey var. O da, benden öncesi benden sonra konusu.

01 Kasım 2009

Medyada seviyenin düşmesi etkileme gücünü zayıflatıyor


Rusya’nın en büyük haber ajanslarından Ria Novosti’nin Genel Müdürü Svetlana Mironyuk, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rus basının çeşitli oligark ve lobilerin eline geçtiğini söylüyor. Mironuk’a göre sektörde seviyenin düşmesi ve sorumsuz yayınlar nedeniy ile ‘dördüncü kuvvet’ olan basının iktidarı etkileme gücünün azaldı.



Rusya’nın en büyük haber ajansı Ria Novosti, 1941 yılında savaş haberleri vermek amacıyla kuruldu. Zaman içerisinde değişik isimlerle faaliyet gösteren ajans, 1990 yılında şimdiki adını aldı. Bağımsız Devlet Topluluğu (BDT) ve Baltık ülkeleri dahil 40 ülkede bürosu bulunan ajansın Rusya genelinde ise 50 ofisi mevcut. Rusya’nın en fazla tıklanan haber sitesi olan www.rian.ru 14 farklı dilde yayın yapıyor. Bu büyük ajansın başında ise bir kadın bulunuyor.

Haber paylaşımı konusunda Türkiye’den Cihan Haber Ajansı ile resmi anlaşması bulunan Ria Novosti’nin Genel Müdürü Svetlana Mironyuk ile Rusya medyasıyla ilgili ilginç bir söyleşi yaptık. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rus basınının çeşitli oligark ve lobilerin eline geçtiğini söyleyen Mironyuk’a göre sektörde seviyenin düşmesi ve sorumsuz yayınlar nedeniyle ‘dördüncü kuvvet’ olan basının iktidarı etkileme gücü azaldı. İşte Mironyuk ile yaptığımız ilginç röportajın detayları.

Rusya’da basın dördüncü kuvvet midir?

Rus medyasını hem güçlü hem de güçsüz olarak tanımlayabiliriz. Rusya’da medya dediğimiz zaman onlarca milyar dolarlık bir sektörden bahsediyoruz. Televizyon reklam piyasası krizle birlikte yüzde 30 küçülmesine rağmen 5-6 milyar dolarlık getiri sağlıyor. Bu, önemli bir güç. Ancak medyanın iktidar olduğunu söylememiz zor. Kamuoyu Araştırma Vakfı’nın gerçekleştirdiği son ankete göre halkın yarısı medyaya güvenmiyor. Bunda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından basın yayın kuruluşlarının çeşitli oligark ve lobilerin eline geçmesinin büyük etkisi var. Bu yıpranmayı henüz atabilmiş değiliz. Bunun dışında daha önemli sebepler de mevcut. Gazetecilikte maalesef seviye kaybı yaşanıyor. Sorumsuz yayınlar yapılabiliyor. Tüm bunlar medyanın gücünü ve yönetimi etkileme pozisyonunu zayıflatıyor. Siz saygı duymazsanız, size de saygı duyulmaz ve kimse sizi dikkate almaz.

Sizce Kremlin ve ‘Beyaz Ev’ özgürlüğünü ne kadar kısıtlıyor?

Kremlin ve Beyaz Ev’in bu kadar büyük bir sektörü kontrol edemeyeceği ortada. Rus bloglarının sayısı şu anda 8 milyonu aşmış durumda. ABD’de blogların sayısı 20 milyon. Onlardan sadece bir tanesi medya olarak tescilli. Bunların hepsini nasıl kontrol edeceksiniz? Her konuda tek doğru olan düşünceyi nereden bulacaksınız, bu düşünceyi binlerce analiz yapanlara nasıl kabul ettireceksiniz? Böyle bir durum Sovyet zamanında bile yoktu.
İktidar bu durumda daha çok ekonomik bir rol oynuyor. 45 bin bölgesel gazetenin yüzde 45’i hükümete ait. Böyle olmasaydı bu gazetelerin çoğu faaliyetlerini sürdüremezdi. Bu bir gerçek fakat medyayı kendilerine itaate zorlayanların sayısı da az değil. Yüksek seviyede devlet memurları, ekonomik ve siyasi oluşumlar ve daha çok bir kesimden direnç görebiliyorsunuz.

Ria Novosti, uluslararası bir ajans. İnterfaks ve ITAR-TASS ajansları da aynı kulvarda çalışıyor. Bu ajansların arasında nasıl bir rekabet var?

Herkes kendi işini yapmalı, belli bir alanda uzman olmalı. Planladığımız ve gerçekleştirdiğimiz bütün değişiklikler diğer ajansların gelişmek için planlamadıkları alanlara ait. Doğru ve kaliteli bilgiyi en hızlı şekilde iletmeyi hedef edindik. İki yıldır yapılanma ve modernizasyon çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Biz bir medya grubuyuz. Farklı alanlarda faaliyet gösteriyoruz. Faaliyetlerimizi, özel ilgi çekebilecek tematik projeleri başlatma yoluyla genişletiyoruz. Bu sene ekolojik haberleri başlattık. Geçenlerde ajansa bağlı hukuk ve yargı bilgiler ajansının kurulduğunu bildirdik. İnternet sayfamız sayesinde doğrudan okuyucuya ulaşıyoruz. Burada da medya formatlarıyla denemeler gerçekleştirdik. Bir Hollanda firmasıyla reklam ve içerik değişimi alanında işbirliği yapıyoruz. Başka yenilikler de uyguladık. Multiskript diye yeni bir format, videoya çekilen bilgilerin ayarlanmasına yardımcı oluyor. Son olarak da, Ria Novosti, yabancıların yakından tanıdığı 46 bin tirajı olan ‘Moscow News’ gazetesini çıkarıyor.

Yazılı ve görsel basındaki değişim Rus basınına nasıl yansıyor? Ruslar, eskiden olduğu kadar gazete okuyor mu?

Görsel basının hızla ilerlediğini söyleyebiliriz. İnternet ve iletişim çağının henüz başındayız. Burada yaşanan devrimler tüm anlayışı değiştirebilir. Ancak eskisi kadar olmasa da insanlar ellerine gazetelerini alıp okumak isteyecekler. Burada 20. yüzyılın tarihini hatırlamak gerek. Radyo icat edildiği zaman gazeteleri yok edeceği düşünüldü. Televizyon doğduğunda radyonun lazım olmadığı fikri vardı. Sinemanın, tiyatroyu öldüreceği zannedildi. Aslında yeni gelen, eskisinin yerini tamamı ile doldurmuyor.

Anlaşılan insanın bilgi alanı sınırsız ve bu alanda her şey için yer var. Elektronik medya çeşitleri tüketicilere kısa bilgilerin hızlı bir şekilde ulaştırılmasında, yayın organları ise daha derin okumanın gerekli olduğu yerlerde etkili. Rusya’da nüfusun sadece yüzde 25’inin internet kullandığını da unutmamak gerekiyor. Bazı değerlendirmelere göre 2008 yılı boyunca Rus gazetelerinin okur sayısı artmış, Rus okurların gazete ve dergilere karşı ilgisi de yükseliyor. Kriz süreci, internetin yararına değişikliklere neden oldu. Fakat krizden sonra ne olacak henüz belli değil.

Rusya’nın en iyi gazetesi ve televizyonu hangisi?

Ben ‘akıllı’ medya organlarına saygı duyarım. Çünkü eğitim görmüş insanların düşünceleri onlara bağlı. İster istemez iş ve yönetim alanında en önemli kararlar seçmenler değil, geniş bilgilere sahip olması gereken yöneticiler tarafından veriliyor. Rusya’da ‘akıllı’ medya organlarının durumu istediğimiz gibi değil. Belli sayıda faaliyet gösteriyorlar. Mesela, ‘kültür’ kanalını buna örnek gösterebiliriz. Gazeteyi söylemek zor, belki ekonomi konusunda derin analizleri nedeni ile ‘Vedomosti’yi söyleyebilirim.

Yayınladığınız haberde yanlış bir bilgi olduğu anlaşılınca nasıl bir prosedür işliyor?

Dünyada hiçbir yayın organının yanlış haber konusundan kaçamayacağını düşünüyorum. Yapılması gereken, hatanın aynısı ile düzeltme ve özür yayınlamaktır. Sorunun yüzde 99’unu bu şekilde çözüyoruz. Diğer hukuki süreçlere ihtiyaç kalmıyor.

Türkiye’yi ajans olarak nasıl takip ediyorsunuz? Türkiye’de hangi gündemler sizi daha çok ilgilendiriyor?

Ria Novosti’nin haber satırı her gün gözümün önünden geçiyor. Türkiye’den de haberler yer alıyor. Turizm haberleri daha çok ilgimizi çekiyor. Milyonlarca Rus’un tatil planlarını ve kararlarını etkileyen gelişmeler yaşanıyor. Ben şahsen yüzyıllarca farklı milletlerin ve medeniyetlerin kavşağında bulunan İstanbul’u ilgi ile izliyorum.

Wall Street Journal Genel Yayın Yönetmeni Thomson:Artık kimsenin uzun haberleri okuyacak vakti yok


Robert Thomson... Wall Street Journal (WSJ) Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni. Wall Street Journal sadece Amerika'nın değil, dünyanın en etkili gazetelerinin başında geliyor. Avustralya kökenli gazeteci Robert Thomson, gazetecilik serüvenine 17 yaşında Avustralya'da muhabir olarak başladı. Ünlü İngiliz gazetesi Times, Financial Times, ardından da Wall Street Gazetesi'nin yayın yönetmenliği görevlerine gelerek belki de bir ilki başaran tek Avustralyalı gazeteci.

Thomson ile önce bir toplantıda karşılaştık. Bunun ardından kendisini 3 ay kadar sonra da ofisinde ziyaret ettik. Dünyanın en büyük medya devinin en tepe yöneticisinin ofisine tüm muhabirlerin, editörlerin bulunduğu katın tam ortasından geçerek ulaşmıştık. Doğrusu odası da benim şu an kullanmakta olduğum ofisten sadece biraz büyük.

İlginçtir ki; Wall Street'in Thomson ile ilk görüşmemize kadar Türkiye’de bir muhabiri yoktu. Thomson, bu görüşmemizin ardından Türkiye'ye mutlaka bir muhabir gönderecekleri sözünü vermişti. Nitekim Türk Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide muhabirlerinin göreve başladığı haberini verdi bize. Ancak hemen sevinmeyin, zira Wall Street Journal'in Çin'de 100, Hindistan'da ise 110 muhabiri olduğunu da bu söyleşi sırasında öğrendik.

Robert Thomson ile Rupert Murdoch'un kaderleri sadece Wall Street Journal'de buluşmamış. Her ikisi de Avustralyalı, ilginç bir şekilde her ikisi de 11 Mart tarihinde doğmuşlar, 30 yıllık bir farkla elbette. Bu garip benzerlik bununla da sınırlı değil. Her ikisi de Çinli bayanlarla evlendiler, Murdoch Çinli bir işçinin kızıyla, Thomson ise Çinli bir generalin. Üstelik çocukları da aynı yaştalar.

2007 Kasım'ında News Corp'un sahibi ünlü Rupert Murdoch'un Wall Street Journal'i satın almasından 4 ay sonra iş başına gelen Robert Thomson ile Manhattan'da bulunan Türk Kültür Merkezi'nde, Wall Street Journal'in habercilik anlayışında yaşanan değişimi, medyayı etkileyen yeni web teknolojilerini, NY Times ile yaşadıkları rekabeti ve geleceği nasıl bir medyanın beklediğini konuştuk.

Thomson'a ilk sormak istediğim soru, gazetenin Downtown'da bulunan gazete binasına geldiğinde topladığı çalışanlarına nasıl bir konuşma yaptığıydı. Zira bu konuyla ilgili epey bir söylenti dolaşıyordu. Personelinizle ilk konuşma her zaman önemlidir. İlk konuşma, ilk temas, verilen ilk mesajlar, aslında personel ile yeni yöneticinin birlikte çalışıp çalışamayacaklarının da ilk göstergesidir. Thomson, yeni çalışma arkadaşlarıyla ilk etkileşimin asansörde başladığını söylüyor esprili bir şekilde: “Hakkımızda epey bir söylenti vardı. Bu konuyla ilgili basında epey haberler de çıktı. Avustralyalı barbarlar diye bakıyorlardı bize. Biz kimseyi kandırmadık, gazetelerin karşı karşıya kaldığı zor durumu, toplumun ilgilerinin, eğilimlerinin nasıl değiştiğini ve bu değişimin nasıl fırsata dönüştürülebileceğini anlattım.”

Thomson, durum hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra, nasıl bir gazete yapmak istediğini anlatmış çalışanlarına. Hedefe fokus olmanın öneminden bahsetmiş. İlginçtir ki tüm dünyada gazeteler dış haber bütçelerini kısarken, Thomson, Murdoch'tan dış haberler için yılda tam 5 milyon dolar destek almış. Ancak gazetede dış haberleri belirgin bir şekilde artırırken, ekonomi haberlerinde azaltmaya gitmiş. Thomson'a göre uzun yazılan haberler gazete sayfalarında yer israfından başka bir şey değil. Bu yüzden kısa, okunaklı, etkili, atlatma haberciliğe yoğunlaşmış. Okuyucuların haber tüketimi eğilimlerinin değiştiğini fark eden Thomson, bu durumu şöyle açılıyor; “Gazetenin online abone sayısı 1,3 milyon. Son 3 hafta içinde 650 bin kişi WSJ'ın iPhone uygulamalarını indirdi. Yani 650 bin kişi gazeteyi iPhone'dan okuyor. Bu da kuşkusuz haberin içeriğini de düşünmemizi gerekli kılıyor. Haberi Iphone'dan okuyanlar haberin tamamını okumazlar. Kısa ve etkili haber, bu yüzden bizim için önemli.”

Thomson, kültür, sanat ve sağlık haberlerine ağırlık vermelerinde NY Times ile rekabetlerinin bir etkisinin olup olmadığı sorumuza samimiyetle ‘evet' yanıtını veriyor.

“Göreve geldiğinizden günden bu yana yaşadığı en büyük sorun neydi?” sorusuna Thomson şöyle yanıt veriyor: “Elbette en büyük sıkıntımız gelir sıkıntısıydı. New York Borsası’ndan başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizi izlemek üzücüydü. Reklam verenler azalırken okuyucularımız işten atılıyordu.

Thomson, WSJ'de o dönem yaşanan değişimin nedenlerini şöyle açıklıyor: “Öncelikli olarak yapılması gereken, insanların güvenini kazanmaktı. Günümüzde gazetelerin toplumun nasıl değiştiğini fark etmemeleri dikkat çekici. Geçtiğimiz yıl sonunda başlayan kriz, birçok gazetenin kapanmasına neden oldu. Bu kriz sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı etkiledi. Murdoch’un bu zor dönemde verdiği mesaj; zeki ve topluma karşı duyarlı davranarak krizin aşılacağı yönündeydi. Nitekim geçtiğimiz son 6 ay içinde WSJ, Amerika genelinde satışlarını artıran bir gazete oldu. Dünyanın her yerinden günde 23 milyon insan www.wsj.com’u tıklıyor. iPhone için üç hafta önce hazırlanmış özel haber sistemini 650 bin okur indirdi. Belki insanlar bu hizmeti her gün kullanmıyor fakat bu rakam bize; sizi izleyen kitlenin değiştiği ve buna bağlı olarak içeriğin de değişmesi gerektiğini gösteriyor. Benimde ilk mesajım buydu.”

Wall Street Journal, kuşkusuz 2 yıl önceki gazete değil. Rupert Murdoch'un gözünü kırpmadan 6 milyar dolara satın aldığı WSJ’daki değişikliklere şunları ekliyor Thomson: “2 yıl önce ana sayfamızda, bir iki uluslararası haber görebiliyordunuz. Amerika’nın ekonomik durumu ne olursa olsun, küreselleşme devam ediyor ve hiçbir yere gitmiyor. Dünya değişiyor. İşadamı ya da sıradan bir vatandaş okuduğunun güncel ve global bir içeriğe sahip olmasını istiyor. Bu düşünce ile gazetemizde ekstra bir yer ayırdık. Her gün 4-5 sayfa yayın yapan uluslararası haberler bölümü oluşturduk.’’

1985 yılında Financial Times adına Çin’e muhabir olarak gittiğini anlatan Thomson, o yıllarda Amerika’daki birçok gazetenin Çin’de temsilcisi olduğunu ifade ederek; “Şimdilerde büyük denilebilecek birçok gazetenin Çin’de muhabiri bile yok. Amerika’da, dünyada neler olup bittiğiyle ilgilenen eğitimli bir okuyucu kitlesi var. Fakat bu kitlenin yıllar içinde güvenebileceği haber kaynaklarının sayısı azalıyor.”

Bu durumun kendileri için bir fırsata dönüştürdüklerini anlatan Thomson, “The Times’ta çalıştığım dönemlerde Türkiye ile ilgili haberler hep önemli olarak değerlendirilirdi. Amerika’da Türkiye hakkında yeterince haberin girmiyor olmasını fırsata dönüştürdük. Artık İstanbul’da bir muhabirimiz de var.” diyor.

Gazetecilik, gazeteciler için değil okuyucular için yapılır

WSJ'ın değişen haber üslubu konusundaki eleştirilerle ilgili sorumuza ise Thomson şöyle yanıt veriyor: “Gazeteciler çok uzun hikayeler yazıyorlar fakat kimsenin bu uzun hikayeleri okuyacak vakti yok. WSJ bir gazete ve uzun incelemelerden daha çok kısa öz haberlere yer vermeli. Uzun röportaj ve analizlere fazlasıyla yer verdiğiniz zaman insanların gazete okuma nedenlerini ellerinden alıyorsunuz. Tabii hâlâ uzun analiz ve röportajlara yer veriyoruz fakat haberin daha farklı ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Biz uzmanlara bir konuyu ya da bir ülkeyi değerlendirmeleri için para ödüyoruz. Bu konu, gazeteciler arasında da tartışılan bir durum. Birçok gazeteci, ‘WSJ, çok özel uzun inceleme yazılarını azaltarak özelliğini mi kaybediyor?’ diyerek farklı yorumlar yapıyor fakat her seferinde kendime ve etrafımdakilere; düşünmemiz gerekenin okuyucularımız olduğunu hatırlatıyorum. Gazetecilik gazeteciler için değil okuyucular için yapılıyor.”

İnternet teknolojilerinin gelişimiyle birlikte gazeteleri günün birinde ortadan kaldıracağı iddialarını kabul etmeyen Thomson, konuyla ilgili şöyle diyor: “Ortamın nasıl değiştiğinin fark etmek zorundasınız. İnternet üzerinde gezinirken bir reklamın nasıl verildiğine dikkat etmezsiniz fakat gazeteyi açtığınız reklamın nasıl verildiğinin büyük bir etkisi vardır. Gazeteniz açık bir şekilde trende seyahat ediyorsanız, siz yürüyen bir reklam panosunuzdur. Gazetelerin, güçlü bir reklam alanı olduklarını ispatlamaları şart. Gazeteciler bu konuda kötü iş çıkardılar. Okuyucuların alışkanlıklarının nasıl değiştiğini anlamadılar.’’ dedi.

Gazeteler arasındaki rekabetin internet sayfaları üzerinde de yaşandığına dikkat çeken tecrübeli gazeteci, Avrupa’da görüntülü ve sesli internet haberciliği kavramının Amerika’dan daha ileri bir aşamada olduğunu da söylüyor. Thomson, “Hepimizin hatırlaması gereken şey; bizim 20’li yaşlarımızla bu dönemdeki gençlerin durumunu unutmamak. Hem gazeteler hem de internet sayfaları bu sosyal değişim içerisinde empati kurarak davranmalı yoksa okuyucu ile bağınız kopar.” diyor.

Profesyonel gazeteciliğin ölmesinde eli olan herkesle benim meselem olur

WSJ Yayın Yönetmeni Robert Thomson'ı en çok rahatsız eden konuların başında ise google.news ve buna benzer bazı haber toplayıcı siteler geliyor. Thomson'a göre bu siteler profesyonel gazetecilik konseptini tehdit ediyor. Sağdan soldan içerik toplayarak para kazanan sitelerin gazetelerin iflas etmesi ya da gazetecilerin işsiz kalmasını umursamadığını kaydeden Thomson, “Uzmanlara, uzmanlıkları doğrultusunda yazmaları için para ödüyoruz. Fakat bu sitelere göre bunun hiçbir önemi yok. Onlara göre; bu yaptıkları sayesinde okuyucunun ilgisi bizim sitelerimize yöneliyor ama diğer taraftan ilgiyi öte tarafa da çekiyorlar. Hiç şüphesiz ki bizim içeriğimiz üzerinde reklam alıp ciro yapıyorlar. Dünyanın her yerinde gazete haber merkezlerinde bu konu tartışılıyor. Başkaları bizim içeriğimiz üzerinden reklam geliri sağlarken, biz nasıl kendi içeriğimizden bu kazancı elde edemeyiz? Mesela google.com’a bakın. Topladığı haberler arasında kaliteye hiçbir önem vermiyor. Google böyle yapmasına rağmen para kazanıyor. Bu tarzda bir sürü site var piyasada. Profesyonel gazeteciliğin ölmesinde eli olan herkesle benim meselem olur.” ifadelerini kullanıyor.

Thomson’a Türkiye’deki muhabirleriyle ilgili soru sormadan önce Çin’de ve Hindistan'daki muhabir sayısını sordum esprili bir şekilde. Çin’de 130, Hindistan’da 100 kişilik bir ekipleri olduğunu söyleyerek aynı esprili üslupla, “Bu soruyu neden sorduğunuzu biliyorum. Türkiye’de neden bir 1 muhabiriniz var diye sormayın ama.” cevabını verdi.
Murdoch, çok heyecanlı ve meraklıdır.

Thomson ile ilgili en çok merak edilen konuların başında ise Murdoch ile ilişkisi geliyor. Murdoc’un patron olarak gazeteye ne kadar karıştığını sorduğum Thomson, “Sayın Murdoch, çok heyecanlı ve meraklıdır. Sık sık dünyada olup biteni konuşuyoruz; Japonya'da, Çin'de ve Türkiye’de olanları. Yaptığımız işle çok ilgileniyor, yoksa diğer şekliyle negatif bir etkisi olurdu. Gazetecilik konusunda çok istekli. Londra’dan USA Open tenis şampiyonasını izlemeye gelen profesyonel bir tenis yazarı, ben ve Murdoch, bu sabah birlikte bir kahve içtik; o bile Murdoch'un tenis birikimine acayip şaşırdı. Murdoch, tenis ya da Asya'daki finansal sistem, her şeyle ilgileniyor. Bu yüzden onunla çalışmak çok iyi oluyor.” açıklamasında bulundu.

Muhabir mi? Yazar mı?


Türk medya tarihinin en eski polemiklerinden birisidir “Muhabir mi, yazar mı?” tartışması. Kimine göre bir gazete için haberi okura taşıyan muhabir daha önemlidir, kimine göre fikirleriyle okura rehberlik eden yazar. Aynı durum görsel basın kuruluşları için de geçerlidir.

Hangisinin daha önemli olduğu bir yana sahip oldukları gelir seviyesi, kurumsal ve toplumsal itibarları nedeniyle her genç muhabir yazar olmak ya da yazı işleri servisinde görev almak ister. Bu nedenle sektörde saçı başı ağarmış, yaşı ilerlemiş muhabire pek rastlanmaz. Bir süre haber peşinde koşan muhabirler 40’lı yaşlara geldiklerinde masa başına geçer hemen, onlardan boşalan yerleri ise yine aynı hayalleri kuran genç muhabirler doldurur.

Öte yandan Amerika veya Avrupa’daki duruma baktığınızda konuyla ilgili çok farklı bir tablo çıkar ortaya. ABD Başkanı Barack Obama’nın Beyaz Saray muhabiriyle kutladığı 48'inci doğum günü birçoğumuzun aklındadır hâlâ. Muhabirlere sürpriz yapan Obama, Beyaz Saray’daki basın odasına toplanan gazetecilerin karşısına sözcüsü yerine kendisi çıkmıştı. Üzerinde tek mum bulunan bir pastayla salona giren Obama, bir muhabirin yanına giderek, kendisiyle aynı gün doğan bu kadın muhabirin doğum gününü kutladı. Obama’nın doğum gününü kutladığı kişi Beyaz Saray’ın en kıdemli muhabiri olan 89 yaşındaki Helen Thomas’tı. Şimdi benzer bir senaryoyu Ankara’da düşünün; Başbakanlık ya da Cumhurbaşkanlığı muhabirliği yapan en yaşlı isim kaç yaşındadır acaba?

Yurtiçi ve dışından örnekleri çoğaltmak mümkün aslında ama isterseniz gelin konunun tarafları yani muhabir ve yazarlar bu kadim tartışmayla ilgili neler söylüyorlar ona bakalım.

Sorularımızı yazarlık şapkasını bir kenara çıkartarak cevapladığını söyleyen Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür, Türk medyasının ve tabiî ki patronajın habere, muhabire yatırım yapmadığını üzülerek söylüyor. Medyada içinde bulunulan sürecin yazar odaklı götürüldüğüne inanan Övür, oysa bir gazetenin içindeki yazarlardan daha çok haberleri için satın alınması gerektiğine dikkat çekiyor. Dolayısıyla muhabire büyük önem verilmesi gerektiğini savunan Övür, yazarların yorumlarıyla gazetedeki haberleri destekleyen birer unsur olduğunu ifade ediyor. Muhabir ve köşe yazarının bir arada olması gerektiğini savunan Övür, “Yazarlar haberdeki eksikliği yazar ama yazarı köşesinden çekip alsanız gazete bitmez. Kimi çekersiniz çekin fark etmez ama habersiz gazete olmaz.” diyerek muhabir ve yazarın gazete açısından önemini özetliyor.

Hürriyet Gazetesi’nin sivri dilli yazarı Yılmaz Özdil de, Mahmut Övür’ün son cümlesine paralel bir değerlendirmede bulunuyor. Muhabirin vazgeçilmez, köşe yazarının ise ikame edilebilir bir unsur olduğuna inanan Özdil, “Muhabir usta veya çömez; gün olur ayı kurtarır, ay olur günü kurtarır. Değersizini hiç görmedim, vazgeçilemez. Köşe yazarlarının ise çoğu değersiz önemlidir, vazgeçilebilir.” sözleriyle özetliyor düşüncesini.

Zaman Gazetesi yazarı Mehmet Kamış’ın fikri de Övür ve Özdil’den çok farklı değil aslında. Ülkemizde köşe yazarlarına gösterilen ilgiye eleştirel yaklaşan Kamış, “Türkiye’de yazı yazmadığınız zaman maalesef hiçbir anlamınız yok. Türkiye’nin en önemli canlıları köşe yazarları sanki. Gazetecilerin, muhabirlerin hiçbir önemi yok. İnsanlar köşe yazarlarının ne dediğine bakıyor.” değerlendirmesinde bulunuyor.

Yayıncılıkta habercinin asıl unsur olduğunu savunan Kamış, Türk medyasında bunun tam tersi bir yapılanmanın hakim olduğuna işaret ediyor. Kamış, olması gerek durumu ise şöyle özetliyor: “Ben de köşe yazarıyım ve sürekli köşe yazarlığı diye bir şeyin olmaması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bir kişinin her konuyu çok iyi bilme ihtimali yok. Konuları uzmanlarına yazdırmak lazım. Biz gazetenin yorum sayfalarında kısmen bunu yapmaya çalışıyoruz.”

Futbol da yazarım, politika da

Türk medyasında bir gün futbol, ertesi gün politika yazan, bir sonraki gün moda hakkında ahkam kesen, hatta hızını alamayarak aynı gün köşesini bölerek birden fazla konuda kalem oynatan çok sayıda yazarımız mevcut. Olması gereken bu mu? Okuyucu futbolu, siyaseti, modayı, magazini, sağlığı aynı kişiden mi duymak zorunda? Köşe yazarlarının uzman oldukları konularda görüş bildirmesi daha sağlıklı olmaz mı?

Köşe yazarlarımızın bu hovardaca tutumunu Mehmet Kamış gibi Sabah yazarı Mahmut Övür de eleştiriyor. Meslektaşlarına sert eleştirilerde bulunan Övür, yazarlarımızın her konuda yazmasının, her gün köşe doldurmasının Avrupa medyasında şaşkınlıkla karşılandığına dikkat çekiyor. Övür düşüncelerini şöyle özetliyor: “Yazarlık tek başına gazetecilik unsuru değildir. Türkiye’de 1950’den sonra popülist hale gelen gazeteciliğe baktığımızda, bize özgü yazarlık müessesesi oluştu. Diğer ülkelerde benzeri pek yok. ABD ve Avrupa’da köşe yazarlığı var ama bu daha çok seçici yazarlık. Oralarda köşe yazarları haftada 3 gün yazarlar. Bizim burada 6-7 gün yazan köşe yazarları olduğunu duyduklarında şaşırıyorlar.”

Türkiye’deki gazeteciliğin 1980’lerden sonra bir sıkışma noktasına girdiğini savunan Övür, bu dönem sonrası Türk medyasının şekillenmesiyle ilgili önemli noktalara dikkat çekiyor. 1980 darbesiyle mutfak gazeteciliğinin yükselişe geçtiğini kaydeden Övür, “Yetişmiş muhabirin yerine yorum ve perde arkası yazan yazarlar ortaya çıktı. Gerek televizyon gerekse gazetelerde artık haberler muhabir eksenli değil, ajans eksenli yapılmaya başlandı. Herkeste birbirinin kopyası gibi aynı haberleri görüyorsunuz. Habercilik yapılmıyor. Neden yapılmıyor? Çünkü Türkiye’de çok güçlü kurumlar var; asker, devlet gibi. Bu güçlü kurumlar karşısında özgür, bağımsız habercilik yapma iradesini gösterecek sermaye yok. Onu devam ettirecek, arkasını getirecek, devlete meydan okuyacak özgürlük, editoryal özgürlük yok.” şeklinde konuşuyor.

Mahmut Övür, Türkiye’deki muhabirlerin yapısı hakkında da dikkat çekici bilgiler veriyor. “Türkiye’de muhabirler neden genç? Neden, yaşlı ve deneyimli muhabir yok?” sorularına karşılık Övür, “Çünkü patronlar, yöneticiler ucuza mal edecek insan arıyor. İyi muhabiri tuttuğunuz zaman para vermeniz lazım. Gazete yöneticileri bundan vazgeçiyor, muhabirler de bir an önce yönetici olmak istiyor. Muhabirlik bir meslek olarak görülmüyor. 50 yaşında muhabir çok az görülür ülkemizde. Dünyada böyle değil. 50-55 yaşında muhabirler çok iyi para alırlar. Deneyimli muhabirler, gazete okuyucusu ve televizyon izleyicisi için güven oluşturur.” açıklamasında bulunuyor.

Haber kovalayan köşe yazarları

Kendi meslektaşları tarafından eleştirilen köşe yazarlarına tümden haksızlık etmemek gerek aslında. Basınımızda yılların tecrübesiyle yazılar yazarken muhabirliği de elden bırakmayan usta yazarlar yok değil. Örneğin Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve Mete Çubukçu, bu isimlere verilebilecek en iyi örneklerin başında geliyor.

NTV’deki haber müdürlüğü görevine rağmen savaş veya kriz bölgelerinde elinde mikrofonla görmeye alışık olduğumuz Mete Çubukçu, muhabirlikten gelen köşe yazarlarının daha başarılı olacağını söylüyor. Çok sayıda kitabı bulunan ve www.ntvmsnbc.com.tr için yazılar kaleme alan Çubukçu da Türkiye’deki köşe yazarlığı sisteminden şikayetçi olanlardan.

Köşe yazarlarının her konuda yazmalarını doğru bulmayan Çubukçu, sivri dilli yazarların Türkiye’de daha çok tutulduğunu ifade ediyor. Çubukçu, kadınların köşe yazarlığı yapmalarının güzel bir gelişme olduğunu, ancak sadece güzel olduğu için bir kişinin köşe yazarı yapılmaması gerektiğini dile getiriyor.

Avrupa’da muhabirliği, yaşını başını almış insanların yaptığını, ülkemizde ise genç gazetecilerin bir an önce muhabirlikten farklı alanlara geçmek için çaba harcadığını söyleyen Çubukçu, biraz tecrübe kazanan muhabirlerin en verimli çağlarında editör olmalarını doğru bulmadığını kaydederek şunları söylüyor “Muhabirliğin bütün meslek boyunca korunması, belli bir yaştan sonra da bu işin devam ettirilmesi gerekiyor. Muhabirlik bir tecrübe işidir. Yıllar içinden gelen bir bilgi işi. Tam o insandan en iyi verimi alacağınız zaman alandan çekince, aslında bir bakıma yetişmiş insanlar harcanmış oluyor.”

Genç muhabirlerin çalıştıkları alanlardan kısa sürede vazgeçmelerini ise gerekli inisiyatifin verilmemesine, ticari kaygılara ve siyasi baskıya bağlayan Çubukçu, şu değerlendirmede bulunuyor: “Muhabire gerekli değerin verilmemesi onların kendilerini geri çekmesine neden oldu. Muhabirlik, kısa sürede gerçekten öğrenilecek bir şey değil. Aslında tamamlanmayan bir süreç... İlk yıllarda muhabirlerin sebatkâr olması ve biraz fazla çalışması, bir süre sonra da kendini birkaç alanda uzmanlaştırmaya çalışması gerekiyor.”

Peki muhabirler ne diyor?

Buraya kadar yazarların görüşlerini aktardık. Mevcut sistemi eleştiren yazarların, çözüme dair teklif sunmakta sorunu tahlil etmedeki kadar başarılı olamadıklarını gördük. Şimdi de konunun diğer muhatabı muhabirlerin görüşlerini sizlere aktaralım. Aslında muhabirler de sorunun tahlil edilmesi konusunda görüşlerine yer verdiğimiz yazarlardan çok farklı düşünmüyor.

Örneğin Sabah Gazetesi muhabiri Ali Kuş, gazete okurunun önceliğinin haber olduğunu düşünüyor. Okurun, gazeteyi öncelikle gündemi öğrenmek için aldığını, televizyon ve internet sayesinde olaylardan anında haberdar olduğuna işaret eden Ali Kuş, “Bu durumda gazetelerin haber aktarma sorumluluğunun yanında, gündeme farklı yorumlar getirebilecek donanımlı köşe yazarlarına sahip olması gerekiyor.” diyor.

Muhabirin görevinin sadece ulaklık yapmak olmadığını söyleyen Ali Kuş, olması gerekeni ise şöyle özetliyor: “Muhabir, duyduğunu analiz eder, araştırır, kıyaslar, taşları yerine oturtur ve yerine göre uzun bir çabanın ardından habere dönüştürür. İyi bir muhabirin gözlem kabiliyeti, algılaması, analitik zekası, sorgulama gücü, kendini ifade edebilme kabiliyeti ve zihninde özümsediği olayı kağıda en mükemmel haliyle aktarabilme becerisi üst seviyede olmalıdır. Türkiye’de muhabire bakış açısı, piramidin en altındaki kişi olarak algılanması nedeniyle, bu kadro gençlerden oluşuyor.”

Muhabirlerin maddi ve manevi olarak tatmin edilmediğini söyleyen Hürriyet Gazetesi muhabiri Ardıç Aytalar, muhabir maaşları belirlenirken tecrübelerinin önemsenmediğini, bu yüzden piyasadaki tecrübeli muhabir sayısının az olduğunu savunuyor. “Gazete yönetimleri bile böyle davranırken okurun farklı düşünmesi, başarılı muhabiri takdir etmesi, takip etmesi mümkün mü?” diyen Aytalar, bunlar yüzünden muhabirlerin en kısa sürede masa başında editoryal bir göreve geçmeye çalıştığını düşünüyor. Aytalar, “Geçebilenler geçiyor, geçemeyenler meslek değiştiriyor. Muhabirler de hep genç kalıyor.” şeklinde konuşuyor.

Başından beri cevabını aradığımız “Muhabir mi yazar mı?” sorunu son olarak Zaman Gazetesi muhabiri Ahmet Dönmez'e soruyoruz. Dönmez’den de diğer meslektaşlarından farklı bir cevap gelmiyor aslında. Gazete için muhabirin asıl unsur olduğunu savunan Dönmez, ABD ve Avrupa’nın bilinen gazetelerinde muhabirlerin ön planda olduğuna dikkat çekiyor.

Bazılarında köşe yazarlarının bile olmadığını kaydeden Dönmez, “Bizde tam tersidir. Köşe yazarları ön planda. Okuyucu, köşe yazarlarının yaptığı yorumlara bakar. Köşe yazarlarını takip eder. Çift taraflı bir hata var.” diyor.

Bu nedenle muhabirliğin uzun yıllar yapılan bir meslek olamadığına değinen Zaman muhabiri, “Gazeteler muhabirlere pek değer vermiyor. Köşe yazarlarına verilen maşalar da ikisi arasındaki farkı ortaya koyuyor.” diyerek konuyu özetliyor.

Konunun taraflarının görüşleri böyle. Özetlemek gerekirse muhabirler haberin asıl unsuru olarak görülse de gereken değeri görmediklerini düşünüyor. Köşe yazarlarına ise gerekenden daha fazla önem atfediliyor. Fikirler zenginleşirken emeğin hakkının yendiği de ortada. Anladığımız kadarıyla muhabirler, sonu bol sıfırlı maaş çekleri olmasa da en azından emeklerinin gerçek karşılığını da almak istiyorlar.

Peki sizce hangisi daha önemli; muhabir mi, yazar mı?
KUTU…

Yılmaz Özdil – Hürriyet Gazetesi Yazarı

Okuyucu gazeteyi haberler için mi alır, köşe yazarlarını okumak için mi?
-Logosu için alır… Marka, tüm çalışanlardan üstündür.
Türkiye’de köşe yazarlarının okunduğuna inanıyor musunuz?
-Kendi payıma, evet… e-mail, faks, mektup, telefon iletişimiyle bunu test edebiliyorum. Başkalarını bilemem.
Köşe yazarları kamuoyu oluşturmada etkin mi sizce? Köşe yazarının görevi insanları maniple etmek midir?
-Köşe yazarının görevi, gördüğünü, açıkça, dürüstçe, okunur şekilde yazmak… Gerisi, okurun bileceği iş.

Köşe yazarları kendilerine ayrılan yere istediklerini yazabilir mi?
-Köşeler babamızın tarlası değil… Hukuku gözetmemiz şart. Ama aslına bakarsanız, köşe yazısının çerçevesi değildir mesele… Yazarın çerçevesidir aslolan… Yazar köşeliyse, yazmak istediğini yazar… Otosansür, sansürden de beterdir çünkü.
İyi köşe yazarı kimdir sizce? Bu tanımınıza uyan kimler var sayabileceğiniz?
-Bu sorunun cevabını önce patronlar, sonra genel yayın yönetmenleri verebilir.
Türkiye’de muhabirler neden genç? Neden, yaşlı ve deneyimli muhabir yok?
-Yaşlı ve deneyimli muhabir var. Çok var. Gazeteyi iyi yönetirsen, pastadan büyük pay alırsın, deneyimli muhabir barındıracak paran olur. Gazeteyi salak gibi yönetirsen, pastadan küçük pay alırsın, deneyimli muhabir barındıracak paran olmaz.
Köşe yazarları muhabirleri ve muhabirliği nasıl görür?
-Köşe yazarı muhabirlik yapmışsa eğer, ne anlama geldiğini bilir… Paraşütle indiyse, karınca gibi görür.
Muhabirler için ne gibi tavsiyeleriniz var?
-Ya yazar olsunlar, ya paraşüt bulsunlar.

27 Ekim 2009

Atlı Okçuluk belgeselini bitirdik Buyurun...

Merhaba
Yeni bir belgesel ile karşınızdayız.
Umarım beğenirsiniz
Belgeselimizin adı Atlı Okçuluk


Link: Atlı Okçuluk belgeseli

11 Ekim 2009

Son sanılandan daha yakın

Bilim adamlarının hesapları tutmadı. Kıyamet hesaplanandan daha önce kopacak.< Süper dev kara delikler, ısıl ölüm, entropi... Evren nasıl sona erecek dersiniz? Bunlardan entropi kavramını ele alalım. Entropi evrendeki dengesizliği belirtiyor, bu da hareket ve ısı yani yaşam potansiyeli demek oluyor. Zamanla dengeler oturdukça entropi tükeniyor ve evren ölümcül bir hareketsizliğe ulaşıyor. Moleküller hareket etmeyi durdurduğunda ısıl ölüm gerçekleşiyor. Enerji yok, hareket yok, büyük bir patlama hiç yok. Sessiz kıyamet!
Entropiyi hesaplayan bilim adamları bir yanlış yapmışlar. Evrendeki düzensizliğin değerini doğru belirleyememişler. Söz konusu evren olunca, anlaşılabilir bir hata.
İki üniversite araştırmacısının, Chas Egan ve Charles Lineweaver'ın yaptığı son analize göre galaksilerin merkezinde bulunan süper dev kara delikler, kozmik entropiye büyük bir etki yapıyor. Ve yaptıkları hesaplara göre evrendeki entropi seviyesi önceden hesaplanandan100 kez daha hızlıazalıyor. Araştırmacılar hala yeni hesaplamaların daha önce ön görülenden daha doğru olup olmadığını bilmiyor.

Ve yeni Nero karşınızda

Nero 9'un yeni sürümü "Reloaded" hazır: Tüm yenilikler ve indirme bağlantısı burada...

Nero'nun multimedya ve medya yazım setinin dokuzuncu sürümü büyük bir güncellemeye tabi tutuluyor. "Reloaded" ek ismiyle lanse edilen yeni Nero 9 sürümü, Windows 7 ile tamamen uyumlu: Zıplayan listeler ve görev çubuğu ön izlemeleri dahil. Ayrıca sete yeni multimedya özellikleri de ekleniyor. Hatta yeni müşteriler için Nero BackItUp & Burn de mevcut.

Güncelleme sonrasında Nero ile yazıcıya gerek kalmadan HD videoları arşivleyebiliyorsunuz. AVCHD içerikleri "Nero Vision" ile içeri aktarılıyor ve sabit disk sürücüye, USB belleğe veya bellek kartına aktarılabiliyor; yani boş bir optik medyaya aktarmaya gerek kalmıyor. Ayrıca PowerPoint sunumlarını da içeri aktarılarak DVD-Video veya Blu-ray diske dönüştürülebiliyor.

Nero 9'u satın almış kullanıcılar, Reloaded sürümüne geçmek için hiçbir ödemek zorun değil: Güncelleme bu kişilere ücretsiz olarak sunuluyor. Buna karşın yeni müşterilere 60 Dolarlık setin yanında veri yedekleme yazılımı BackItUp & Burn hediye veriliyor.

Yazılımın demo sürümünü indirmek için tıklayın.

İşte Ekim yamaları


Microsoft'un Ekim yama gününde yayınlayacağı güncellemelerde Windows 7 de var.

Önümüzdeki salı Microsoft, rutin yama gününün çerçevesinde ürünleri için toplam 13 yama çıkaracak. Güncel Windows sürümleri, Office ve Silverlight'ın yanında Windows 7 de güvenlik açığı bulunan programların listesinde bulunuyor.

13 güncellemeden sekizi Microsoft'un "kritik" olarak derecelendirdiği güvenliği açıklarını kapatıyor veya hata düzeltimi yapıyor. Diğer beş yama ise "önemli" olarak derecelendiriliyor. Çoğu durumda saldırganlara zararlı kodu sisteme sızdırma imkanı veren açıklar söz konusu.

Windows 7'de ortaya çıkan güvenlik açığı, işletim sisteminin doğrudan kendisiyle alakalı olmamakla birlikte Internet Explorer 8'deki bir zafiyetten kaynaklanıyor. Tarayıcı, yeni işletim sistemi ile beraber geldiği için Windows 7, bu açıktan mağdur oluyor. Alışılmış olduğu üzere yamalar otomatik güncelleştirme üzerinden dağıtılacak. Sonrasında ise Microsoft yamaların tam olarak hangi açıkları kapattığını açıklayacak.
     

Dev markalar nasıl doğdu



Nokia, Sony, Apple ve diğerleri: Dev şirketlerin isimlerinin nereden geldiğini hiç düşündünüz mü?

DEV MARKALAR NASIL DOĞDU
Sanyo'dan Nokia'ya, Apple'dan Sharp'a kadar birçok dev şirket, dünya çapında haklı bir şöhrete sahip.

Elbette bunda birçok faktör var: Gerek bu firmalarca üretilen ürünlerin kalitesi, gerekse sundukları diğer birçok fonksiyon, bu şirketleri dünyanın sayılı markalarından biri haline getirdi.

Peki sadece doğdukları ülkede değil, hemen hemen dünyanın her yerinde isimleri hafızalara kazınan bu dev markaların isimlerinin nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi? Örneğin Nokia ve Sanyo isimlerini nereden alıyor?

Bu galerili makalemizde büyük teknoloji şirketlerinin marka isimlerinin nasıl ortaya çıktığını 19 fotoğraf karesinde mercek altına aldık.

Sivasspor Haberleri